Bazı şeylerin "bu kadar" ile kalmasını özlemişim...
Friday, April 28, 2006
Monday, April 24, 2006
Toparlanmalar...
Derlemeler, toplamalar, çözümlemeler, farkına varmalar, karar almalar, gözden çıkarmalar...
Herşeyin bir zamanı var...
İstediklerimi değil, yaşamaya hazır olduklarımı çekiyorsam gerçekten hayatıma bakalım daha ne sürprizler var???
Ufak bir mola... Biriktiriyorum...
Herşeyin bir zamanı var...
İstediklerimi değil, yaşamaya hazır olduklarımı çekiyorsam gerçekten hayatıma bakalım daha ne sürprizler var???
Ufak bir mola... Biriktiriyorum...
Friday, April 07, 2006
.....'de Bir Evdeyiz...
".... 'de/da bir evdeyiz... Kapı açılınca evden çıkan enerji ve huzuru algılamak hiç de zor değil...
Aydınlık bir giriş ve ferah bir esinti karşılıyor bizi... Anlamaya çalışıyoruz; camlardan giren hafif rüzgar ile yeni kesilmiş çimen kokusunu andıran bir koku, Burcu'nun biz gelmeden hemen önce pişirdiği muffinlerin ve filtre kahvenin kokusu ile birlikte dolaşmakta... Henüz bir sene olmuş buraya taşınalı... Şehrin kargaşasından ve gürültüsünden bunalan prototiplerden olmasalar da bir değişiklik yapma, bulundukları mekanda istedikleri değişikliği yapmanın heyecanı ve en önemlisi Deniz ve Derin'i duvarlar arasına kapatmanın haksızlık olacağı düşüncesi getirmiş onları buraya...
Ev yapısal olarak büyük değişiklikler gerektirmediği için tüm enerjilerini dekoratif eşya, aksesuar ve bahçe düzenlemelerine harcama şansını bulmuşlar. "Bu gerçekten bir şanstı" diyor Burcu: "Evi moloz yığınları, naylon örtüler altında görme fikri oldukça korkutmuştu beni ama aklımızdaki planları gerçekleştirmeye başlayınca bunlara zaten gerek de olmadığını gördük. İşin eğlenceli tarafını nasıl daha keyifli hale getirebilirize gelmişti durum :)"
Üç katlı bu evde giriş orta kattan, bu katta bir yaşam odası, Derin ve Deniz in odaları bulunuyor. Alt kata uzanan merdiven tahtaları beyaza boyanmış ve keyifli bir nostaljik hava katıyor. Alt katta ön cepheyle buluşan üç oda karşılıyor bizi. "Evin en keyif aldığım katı bu" diyor Burcu. Mutfak başlı başına bir yaşam alanı. Tam ortada Corian malzemeden bir ada ünitesi bulunuyor. Bu iki metrelik devasa adada herkesin kendine özel bir köşesi var. "Deniz ve Derin bu masada ödevlerini yaparken onlara kurabiye yapmak, akşam yemekte biraraya gelmeden önce salatanın son rötuşlarını tamamlamak ya da kalabalık yemekler sonrasında kızlarla buraya oturup sohbet etmek mutfağımı daha çok sevmeme sebep oluyor" diyor Burcu. Mutfak zemini geleneksel Kütahya çinisinden karolarla döşenmiş. Hakim renk krem, siyah ve beyaz. Mutfağın en güzel yanlarından birisi de bahçeye geçiş veren boylu boyunca cam cephe... Mutfak araç ve gereçleri IKEA ve yurtdışına seyahatlerinde akıl çelen bazı semt pazarlarından. Zeytin ağacından yemek masası ve masayı uzunlamasına ortalayan aydınlatma vintage bir görüntü yaratmış. Mutfak dolabı üzerinde Deniz ve Derin'in yemek çalışmaları ile ilgili fotoğrafları da görülmeye değer. Buarada Burcu'nun anne tarifi kahveli çikolatalı cookie'leri ile rozbif, hardal ve marullardan oluşan krep dürümleri tek kelimeyle harikaydı.
Bu kattaki diğer bir oda da arkadaş toplantıları ve film seansları için en sevilen. Yine bahçeye geçiş veren yüksek kapılar ve yere kadar uzanan beyaz ve haki yeşil ince tül perdeler... Burcu perdeleri annesiyle dikmiş, perde kumaşları perşembe pazarından, perde ucundaki pul
çalışmaları da Derin ile yapılmış. Odanın bir duvarı tamamiyle gül kurusu renkte ve dalgalı bir boyama yapılmış. Gül kurusu bir gökyüzü ifadesi. Duvardaki motifler Burcu'nun bir dekorasyon dergisinde görüp kendi duvarı için kolları sıvamasıyla oluşmuş. Duvarı boydan boya kaplayan L oturma grubu haki, krem ve gri reklerde ve iki yardımcı sehpa ile destekleniyor. Ortadaki sehpa Conran da gördükleri ama getirtmektense biraz daha kişisel dokunuşlarla benzerini yaptırdıkları işlevsel bir ünite.
Duvardaki plazma ve hemen altındaki alçak ama boylamasına duvardan duvara uzanan büfe mekandan tasarrufu sağlamış. Deri gazetelik ve dinlendirici ışığı sebebiyle özellikle tercih edilen ayaklı aydınlatma odanın bütünleyici parçaları. Kalabalık günlerin kurtarıcısı mor ve bitter kahve kadife küçük koltuklar Habitat'tan. Yastıklar da bu bölümde en sevilen parçalardan.
Bahçenin küçük bir bölümü taş kaplamayken geri kalan kısım çim. Bahçenin en değerli köşesi çocuklar tarafından yapılan minik süs havuzu. Kazı çalışmaları Deniz tarafından yürütülürken havuzun kenarlarındaki çakıl taşları ile süsleme işleri Derin'den. Turuncu ve beyaz iki japon balığı keyifle salınıp duruyor havuzda. Bahçe mobilyaları Park Antik'ten. Burcu bu sonbaharda burayı aynı zamanda kış bahçesi olarak da kullanmak istiyor.
Giriş katı olan üst kat çocuklara adanmış olsa da Burcu burada kendileri içinde bir hobi&çalışma odası yaratmayı ihmal etmemiş. Doğal ışık ile aydınlanma fırsatı olan bu odada kitap ve CD ler için raflar Burcu'nun babasının eseri. Akça ağaçtan geniş çalışma masası üniversite dönemlerinden hatıra. Odadaki Bang & Olufsen BeoSound 9000 CD player büyükler için en keyifli oyuncak. Herkesin hobisiyle ilgili özel malzeme ve parçaları düzenli bir şekilde saklayacağı çekmece, mini kutular yine Mudo'dan.
Kattaki sessizlik Deniz ve Derin'in sınırlarına girmeye başladığınız anda bozuluyor. Deniz'in
odasında tavanda asılı duran uçak maketi ve duvarlardaki bulut figurleri dinginliği çağrıştırıken, odanın tam ortasında duran mini bateri takımı Deniz başına geçtiği anda bu sessizliği kovalıyor. Deniz'in yaratıcı çalışmaları sırasında Derin'in sığınağı nane yeşili tonlarda boyalı odası. Burcu bu odanın basmakalıp bir şekilde pembe, mor renklerden olabildiğince uzak olmasını istemiş. Çizimini Burcu'nun yaptığı duvardaki çiçek figürü üzerindeki minik ışıltılı taşlar Derin'in eseri. Eskitilmiş havası verilen beyaz yatak mobilyası başında asılı duran minik yıldızlı aydınlatmalar da odanın favori parçası. Burcu'nun bu katta en sevdiği bölüm koridorda duvara monte duran ve yerden bel hizasına kadar çıkan kara tahta... Deniz ve Derin'in emekleme günleri ile başladıkları yaratıcı çalışmalarına evsahipliği yapan tahta...
En üst kat ebeveyn katı olarak dizayn edilmiş. Yatak odasında kullanılan duvar kağıtları Cole and Son'dan. Yatak Burcu'nun çizimi, üzerindeki örtü ise ananesinden tarihi bir Romanya işi. Yatak başlarında bulunan aydınlatma üniteleri köşedeki ayaklı lamba odada uyumu ve sadeleği destekler nitelikte. Giyinme odasındaki raf sistemi işlevselliği maksimum düzeye çıkarmış. Odada balkona açılan kapıyı örten perdeler Gökçeada'dan. Balkondaki çiçekler, bahçedeki bitkiler gibi Sapanca yolu üzerindeki seralardan, saksılar da el boyaması ve parmak baskısı. Bu kattaki banyo bir anlamda meditasyon mekanı gibi. Çapraz tavan altında yer alan küvetin üzerindeki camdan giren ışık ve Defne Koz imzalı buzlu camdan duvar seramikleri, beyaza boyanan tahta zemin ile aydınlık bir hava yaratıyor. Banyo mobilyalarının seçiminde yine işlevsellik göz önünde bulundurulmuş. Bu kattaki en zıpır eşya ise hediye olarak gelen mini kırmızı buz dolabı. Su şişeleri, diet colalar ve bir iki yeşil elmalık nüfusu ile o katın hakimi (Nutella kavanozundan kimseye bahsetmeyeceğimize söz verdik :)...
Aydınlık bir giriş ve ferah bir esinti karşılıyor bizi... Anlamaya çalışıyoruz; camlardan giren hafif rüzgar ile yeni kesilmiş çimen kokusunu andıran bir koku, Burcu'nun biz gelmeden hemen önce pişirdiği muffinlerin ve filtre kahvenin kokusu ile birlikte dolaşmakta... Henüz bir sene olmuş buraya taşınalı... Şehrin kargaşasından ve gürültüsünden bunalan prototiplerden olmasalar da bir değişiklik yapma, bulundukları mekanda istedikleri değişikliği yapmanın heyecanı ve en önemlisi Deniz ve Derin'i duvarlar arasına kapatmanın haksızlık olacağı düşüncesi getirmiş onları buraya...
Ev yapısal olarak büyük değişiklikler gerektirmediği için tüm enerjilerini dekoratif eşya, aksesuar ve bahçe düzenlemelerine harcama şansını bulmuşlar. "Bu gerçekten bir şanstı" diyor Burcu: "Evi moloz yığınları, naylon örtüler altında görme fikri oldukça korkutmuştu beni ama aklımızdaki planları gerçekleştirmeye başlayınca bunlara zaten gerek de olmadığını gördük. İşin eğlenceli tarafını nasıl daha keyifli hale getirebilirize gelmişti durum :)"
Üç katlı bu evde giriş orta kattan, bu katta bir yaşam odası, Derin ve Deniz in odaları bulunuyor. Alt kata uzanan merdiven tahtaları beyaza boyanmış ve keyifli bir nostaljik hava katıyor. Alt katta ön cepheyle buluşan üç oda karşılıyor bizi. "Evin en keyif aldığım katı bu" diyor Burcu. Mutfak başlı başına bir yaşam alanı. Tam ortada Corian malzemeden bir ada ünitesi bulunuyor. Bu iki metrelik devasa adada herkesin kendine özel bir köşesi var. "Deniz ve Derin bu masada ödevlerini yaparken onlara kurabiye yapmak, akşam yemekte biraraya gelmeden önce salatanın son rötuşlarını tamamlamak ya da kalabalık yemekler sonrasında kızlarla buraya oturup sohbet etmek mutfağımı daha çok sevmeme sebep oluyor" diyor Burcu. Mutfak zemini geleneksel Kütahya çinisinden karolarla döşenmiş. Hakim renk krem, siyah ve beyaz. Mutfağın en güzel yanlarından birisi de bahçeye geçiş veren boylu boyunca cam cephe... Mutfak araç ve gereçleri IKEA ve yurtdışına seyahatlerinde akıl çelen bazı semt pazarlarından. Zeytin ağacından yemek masası ve masayı uzunlamasına ortalayan aydınlatma vintage bir görüntü yaratmış. Mutfak dolabı üzerinde Deniz ve Derin'in yemek çalışmaları ile ilgili fotoğrafları da görülmeye değer. Buarada Burcu'nun anne tarifi kahveli çikolatalı cookie'leri ile rozbif, hardal ve marullardan oluşan krep dürümleri tek kelimeyle harikaydı.
Bu kattaki diğer bir oda da arkadaş toplantıları ve film seansları için en sevilen. Yine bahçeye geçiş veren yüksek kapılar ve yere kadar uzanan beyaz ve haki yeşil ince tül perdeler... Burcu perdeleri annesiyle dikmiş, perde kumaşları perşembe pazarından, perde ucundaki pul
çalışmaları da Derin ile yapılmış. Odanın bir duvarı tamamiyle gül kurusu renkte ve dalgalı bir boyama yapılmış. Gül kurusu bir gökyüzü ifadesi. Duvardaki motifler Burcu'nun bir dekorasyon dergisinde görüp kendi duvarı için kolları sıvamasıyla oluşmuş. Duvarı boydan boya kaplayan L oturma grubu haki, krem ve gri reklerde ve iki yardımcı sehpa ile destekleniyor. Ortadaki sehpa Conran da gördükleri ama getirtmektense biraz daha kişisel dokunuşlarla benzerini yaptırdıkları işlevsel bir ünite.
Duvardaki plazma ve hemen altındaki alçak ama boylamasına duvardan duvara uzanan büfe mekandan tasarrufu sağlamış. Deri gazetelik ve dinlendirici ışığı sebebiyle özellikle tercih edilen ayaklı aydınlatma odanın bütünleyici parçaları. Kalabalık günlerin kurtarıcısı mor ve bitter kahve kadife küçük koltuklar Habitat'tan. Yastıklar da bu bölümde en sevilen parçalardan.Bahçenin küçük bir bölümü taş kaplamayken geri kalan kısım çim. Bahçenin en değerli köşesi çocuklar tarafından yapılan minik süs havuzu. Kazı çalışmaları Deniz tarafından yürütülürken havuzun kenarlarındaki çakıl taşları ile süsleme işleri Derin'den. Turuncu ve beyaz iki japon balığı keyifle salınıp duruyor havuzda. Bahçe mobilyaları Park Antik'ten. Burcu bu sonbaharda burayı aynı zamanda kış bahçesi olarak da kullanmak istiyor.
Giriş katı olan üst kat çocuklara adanmış olsa da Burcu burada kendileri içinde bir hobi&çalışma odası yaratmayı ihmal etmemiş. Doğal ışık ile aydınlanma fırsatı olan bu odada kitap ve CD ler için raflar Burcu'nun babasının eseri. Akça ağaçtan geniş çalışma masası üniversite dönemlerinden hatıra. Odadaki Bang & Olufsen BeoSound 9000 CD player büyükler için en keyifli oyuncak. Herkesin hobisiyle ilgili özel malzeme ve parçaları düzenli bir şekilde saklayacağı çekmece, mini kutular yine Mudo'dan.
Kattaki sessizlik Deniz ve Derin'in sınırlarına girmeye başladığınız anda bozuluyor. Deniz'in
odasında tavanda asılı duran uçak maketi ve duvarlardaki bulut figurleri dinginliği çağrıştırıken, odanın tam ortasında duran mini bateri takımı Deniz başına geçtiği anda bu sessizliği kovalıyor. Deniz'in yaratıcı çalışmaları sırasında Derin'in sığınağı nane yeşili tonlarda boyalı odası. Burcu bu odanın basmakalıp bir şekilde pembe, mor renklerden olabildiğince uzak olmasını istemiş. Çizimini Burcu'nun yaptığı duvardaki çiçek figürü üzerindeki minik ışıltılı taşlar Derin'in eseri. Eskitilmiş havası verilen beyaz yatak mobilyası başında asılı duran minik yıldızlı aydınlatmalar da odanın favori parçası. Burcu'nun bu katta en sevdiği bölüm koridorda duvara monte duran ve yerden bel hizasına kadar çıkan kara tahta... Deniz ve Derin'in emekleme günleri ile başladıkları yaratıcı çalışmalarına evsahipliği yapan tahta...En üst kat ebeveyn katı olarak dizayn edilmiş. Yatak odasında kullanılan duvar kağıtları Cole and Son'dan. Yatak Burcu'nun çizimi, üzerindeki örtü ise ananesinden tarihi bir Romanya işi. Yatak başlarında bulunan aydınlatma üniteleri köşedeki ayaklı lamba odada uyumu ve sadeleği destekler nitelikte. Giyinme odasındaki raf sistemi işlevselliği maksimum düzeye çıkarmış. Odada balkona açılan kapıyı örten perdeler Gökçeada'dan. Balkondaki çiçekler, bahçedeki bitkiler gibi Sapanca yolu üzerindeki seralardan, saksılar da el boyaması ve parmak baskısı. Bu kattaki banyo bir anlamda meditasyon mekanı gibi. Çapraz tavan altında yer alan küvetin üzerindeki camdan giren ışık ve Defne Koz imzalı buzlu camdan duvar seramikleri, beyaza boyanan tahta zemin ile aydınlık bir hava yaratıyor. Banyo mobilyalarının seçiminde yine işlevsellik göz önünde bulundurulmuş. Bu kattaki en zıpır eşya ise hediye olarak gelen mini kırmızı buz dolabı. Su şişeleri, diet colalar ve bir iki yeşil elmalık nüfusu ile o katın hakimi (Nutella kavanozundan kimseye bahsetmeyeceğimize söz verdik :)...
Monday, April 03, 2006
Sadece 21 gram...

"They say we all lose 21 grams at the exact moment of our death...
everyone...
The weight of stack of nickles, the weight of a chocolate bar, the weight of a hummingbird..."
Tüm yaşadıklarımızı, gerçekleşen ya da gerçekleştirmeye fırsat bulamadığımız planlarımızı, korkularımızı, hayal kırıklıklarımızı, sevinçlerimizi, heyecanlanmalarımızı, aklımızda kalan tüm renk ve sesleri sadece "21 gram" olacak şekilde yanımıza alıp gittiğimiz doğruysa gerçekten:
- Sadece 21 gramlık mı sevmeliyiz?
- Hayallerimiz 21 gramı aşmamalı mı?
- Üzüntülerimiz sonuçta bir çikolata barından ağır olamayacaksa bu kadar aklımızda büyütmeye gerek var mı?
vs vs.... Ne saçma... Çok sevmeli, çok heyecanlanmalı, çok hayal kurmalı, çok korkmalı, yeri geldiğinde çok üzülmeli, ağlamalı, çok gülmeli, eğlenmeli, planlar yapmalı... Ama "son"da elimizde kalacak 21 grama bu "çok"ların özetlerini, en konsantre ve yalın hallerini koymalı da gitmeli...
"Amores Perros" tadında... Müge'nin deyimiyle izlenildikten sonra bir lunaparka kapak atılacaksa, başından sabredilecekse kaçırılmaması gereken bir film demiyorum... Çünkü tahminimce yine dünya izledi "ben" kaçırdım...
Wednesday, March 29, 2006
Gözleri açık hayal kuranlar ve sürpriz paketlere koyanlardan mısınız????
“Sayın yolcular kaptanınız konuşuyor: Uçaktaki su basıncı problemi sebebiyle yaşanan bu gecikmeden ötürü özür diler, 3,5 saat sürecek İstanbul uçuşu için hazır olduğumuzu belirtiriz.”
????????????????????
“Would you like some cashew?” diyerek yanımda oturan ve hemen iki saniye sonra Taylandlı bir gezgin olduğunu öğrendiğim sıska adama elimdeki paketi uzatıyorum ye de yollarda bitap olma dercesine! Cashew ne yahu??? Bildiğim yamru yumru fıstık işte!!! Peki bu adam kim? Niye uçaktayım? Ha haa hem de en sevdiğim yer "pervane üstü" burası! Istanbul’a mı dönüyorum? Istanbul’a 3,5 saat uzak neredeyim? Dünya haritası gözümün önüne gelse ne fayda, haritada uzaklıklar iki parmak, 3 karış misali! Londra, Amsterdam, Paris??? Niye Arapça tadında anonslar dönüyor? Aynı dudak açısıyla gülen bu hostes kızlar ve servis ettikleri sıcak ıslak mendillere ne demeli peki??? Dünyada bir salgın mı çıktı ve biz de safe zone a giden ve gitmeden önce sterilize edilen şanslı azınlık mıyız?

Hımmmm...... dediğim anlarda anla ki ardından uzun/kısa birşeyler düşünmeye, hatırlamaya başlamak için hazırlık yapıyorum... Panik yapmaya gerek yok, kulaklığımı takip, önümdeki ekrandan Moby “I like It” e takılarak gözlerimi kapıyorum... Açtığımda belki herşey alıştığım düzende olur diye... Yoksa????
Bir havaalanı ama çok yabancı, geleneksel Arap kıyafetli görevliye doğru ilerliyorum. “You’ve 96 hours
in Dubai Madam.” Peki tamam. Öyle diyorsan öyledir. Hava İstanbul’a göre daha sıcak. Valizle ilerliyorum, hangi kapıdan çıkmalı acaba? Ta taaa.. Tam karşımdaki en büyük kapı... Kapının arkasında bir tanıdğını görmek için bekleyen onlarca koyu renkli adam, bana bakmıyorlar belki ama hepsinin gözlerini üstümde hissediyorum. Beni gözleyen biri var mı peki???

Elimdeki bu kağıtlar? Gideceğim yerin haritası, krokisi, adres??? Ne kadar çok bilmediğim şey var böyle, ben ne yapıyorum böyle? “Bir de sen kendine yeni sorular çıkarma Burcu” deyip devam ediyorum. Evet elimdekiler, bilmediğim bu yerde garip bir şekilde “çok tanıdık” gelen bir yere götürecek beni... Ve çok kısa bir süre sonra bilmediğim ama yine “çok tanıdık gelen bir ses”... Rahatlıyorum....
Hımmmm...
Uyanıyorum... Yine tanıdık ve tedirgin etmeyen bir yer... Açık balkon kapısından giren rüzgar ince ketenden lacivert perdeleri uçuşturuyor ve perdelerin gitarın tellerine uzanışını seyrediyorum ve sonrasında da çıkan sesleri dinliyorum. Balkon kenarında duran çiçek ne tanıdık!!! Acaba birşeyler yapılabilir mi onun için? Ya da o böyle olduğu için mi balkon daha anlamlı? Dışarı çıkıyorum, sıcak, ama özlemişim bunu hissetmeyi...
Hintli bir taksici... Dirhemim olmadığı için azarlıyor neredeyse beni!!! Dirhem ne yahu!!!! Biliyorum
biliyorum ama hazırlıksız yakalanıyorum o anda! Dört saat belki daha fazla vakit gecirecegim mall’a atıyorum kendimi ve bir define
avındaymışcasına bana verilen direktiflere göre dolarları dirhem, dirhemleri taksici sakinleştirme boncuklarına döndüreceğim biryer arıyorum telaşla... Ufff bunu da hallettik... Ilk izlenim: “Mall’lar ve yollar” dan oluşan bu şehirde bir de binlerce “onlardan ve bunlardan “ var. Acaba “onlar” da “yabancı mı benim gibi”
yoksa “çoktan buralı olup da benim yabancı bakışlarımı yakalayanlardan mı?”.. Ne önemi var? Yürüyorum, izliyorum, elimde neyse ki kameram var. Herşeyin resmini çekmek istiyorum... Sonunda yan yana dizdiğimde anlamlı bir bütün çıkacak eminim ve neler olduğu hakkında bir fikrim olacak...
Dekorasyon mağazalarında kayboluyorum her zaman ki gibi... “Her zamanki gibi mi???” Ben bilmediğim yerlerde mağazalarda kaybolmayı da seviyorum demek ki!! Her alanda kendim yaşadığımı hayal ediyorum... Yoruluyorum.... Cevizli ve her kıvrımında muhteşem sosunu bana sürpriz yaparcasına saklayan bir cinnamon roll ve kahve ile mall’un ortasında bir yere oturuyorum ve insanları izlemeye başlıyorum... Anlıyorum anlıyoruuummm....

Minik tahta toplar.. Karpuza en yakın kokuya bulanmış, yüzlerce mum içinde birtek karpuz yok!!! Kokuyu algılayan sinir hücrelerim motorsikletlerine binip hızla beynime doğru giderken onlara ufak bir tuzak kuruyorum ve aklımdaki karpuz tadı ve kokusunu sakladığım odaya yönlendiriyorum onları! Ve zafer benim tabiki de J Toplar kare tahta tabakta dengeli bir
bütünlükte... Bu da olayin bir parçası olmalı... Tadını çıkarıyorum...
Gece çok uzun seneler öncesinden bir kucaklama, soul mate, sister from Egypt, belindeki dövmesi sebebiyle “my shining sun”... Adını telaffuz edemediğim şeylerin tadını algılarken yüzlerce cümle kuruyoruz... Saate ne bundan peki? Neden bizi kıskanıyormuşçasına geçiyor? Biryerlere dönmemiz mi gerekiyor? Evet dönme kısmını sevdim... Kalaylanmış hummer jeep ler, boğaz dolaylarında gezinmesi daha birkaç sene sürecek olan lüks arabalar, işyerinde gün içinde mailbox ınıza gelebilecek ve “bunun içinde olup şuraya buraya gitmenin hayalini kurun” diyip gözümüze sokulan ve hayaller kurduran yatların, beyaz ve her seferinde “temiz mi acaba” diye göz ucuyla kontrol ettiğim kıyafetleri ile sen ben yaşlardakilerin arasından geçip dönüyoruz...
Sanki eskisi kadar vurgulu bir hımmmm değil... Olaylar biraz daha netleşiyor....
Balkon! Ha ha biliyorum ben burayı... Pancake ler tadı ve kokusu dışında zaten çok tanıdık... Sadeyken tuzlu ve tatlı arasında gidip gelen bu tadı seviyorum. Beynimle oyun oynarcasına. Ben tam “evet bu tatlı” derken beliren o hafif tuzlu his “ha ha değilim ki değilim kiiiiiii J” diyor. Upuzun yollardan sonra kocaman mall’lara uzanan başka bir zaman dilimine geçiyorum. Burası çok keyifli. “Bir adımda Çinli bir balıkçı kız ve hemen iki adım ötede de Pers prensesi olmaca” oynuyorum kendimce. Tavanlar cok güzel burada, bir de post-modern atlar, Andy Warhol’un atı mı bu yoksa :)Markete giriyorum... Seviyorum marketleri, üzerinde Türkçe yazan şeyleri görünce kabarıyorum saçma şekilde, sonra “Labanehhhh” i görüyorum gülüyorum... Ağır bir koku var... Janti bir adam tüm havasıyla tütsü dumanı altında parfümler karıştırıyor!! İşte tüm bu olay örgüsüne yakışan büyücü de burası olmalı...
Peki günün bana kazandırdığı: Karamelli patlamış mısırı tahta kaselerle mikro dalga fırına koyarsan, koltuğun üzerinde keyif yapmaya hazırlanırken ellerin ve dizlerin yanabilir. Ama kasenin dibine çöken karamel tortusunun tadı en çok “Corpse Bride” izlerken ve yanında dalgalarla mücadele edecek olan bir süper kahraman varken çıkmaktadır...
Dalgalar ve süper kahraman mı??? Hadi bakalım şimdi!!!!
Ayaklarım suyun içinde, gözlerim kamaşıyor ve inceden inceye yanıyorum. Ne komik ki bildik şeyler
yapmak istiyorum bunca farklı ve yabancılık içinde. Mesela havuç kremimi sürmek istiyorum, ya da sırt üstü denize uzanıp beni dalgalara, balıklara, yosunlara yem etmeden başka bilinmedik bir yere götürmelerini... Çok tuzlu... Denize bakıyorum, çok dalgalı... Dalgalardan ürkmüşümdür kendimi bildim bileli, eğlenceden çok tedirginlik verir bana ama bir süper kahraman var, asli görevi sihirli ve çok fonksiyonlu şort mayosuyla dünyayı istila edecek gibi sahili ve arada insanları döven bu dalgaları uzaklaştırmak, kılıcıyla dalgaları kesmek olan... Devam o halde....
Ne “Hımmmm” ı Burcu, belli ki çok keyifli... Ups! Dişlerimin arasında gezen bu kum tanecikleri de ne böyle şimdi!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Başka bir geleneksel kıyafetli adam (bunun bir adı olmalı), cool güneş gözlükleri ile direksiyonda. Yanında bayram ziyaretlerinde arabanın önüne oturan yaşlı amca tadında bir adam, bir ön sırada şempanze gibi arabanın tavanına asılmış Singapurlu bir teyze ve eşi ve benden daha az yabancı ama bir o kadar da eğlenceli biri...
Bu ne demek oluyor şimdi? Dalgalar, süper kahraman, havuç kremi???? Bildiğin çöl burası yahu!!! Vayyyy :) Önlü arkalı jeep ler, kumdaki lastik izleri, 60-70 derece eğimle kum tepelerinden hızla inişler, kuma saplananlar, çöl
korsanı havasında kasklı atv grupları... Film bir yerde kopmuş olmalı!!! Boşver, deve ne cici di mi? Deve mi????????????? Adamın deveyi hareket ettirişi sırasında çıkardığı seslere ne demeli? “Hırrrrrrr, tıssss, rrrrrrrrr”. Olmuyor işte yaaaa! Benimle konuşmuyor!!!! 
Dur Burcu sakin sakin....
Tamam sakin ama elimi sıkan ve “hoşgeldiniz” diyen bu cüce de ne şimdi yaaaa? Ağlasam mı acaba? Yok daha değil sanırım. Etrafta tanıdık birileri olmalı! Burada söylenebilecek en saçma şey! Bi dakka. Bu pancake ustası, dalgaları mahveden süper kahraman!!! İyi de o niye bu kıyafetlerin içinde yaaaaaaaaaa!!!! Yok yok şimdi telefonumun alarmı çalacak ve ben de uyanıcam! Çok rüzgarlı, dansöz kızın saçları uçuşuyor... İyi ki de uçuşuyor, çünkü o saçlar uçuşup yaptığı anlamsız hareketleri gizledikçe neredeyse bildiğim göbek dansını unutturacak hareketlerine daha az maruz kalmış olunuyor! Peki insanlar neden bana bakıyor ve bu kız neden şuanda tam karşımda?????????? Burası çöldeki kamp alanının tam ortasındaki dans alanının ortası olabilir mi? Peki ben karnımı nasıl dalgalandırıyorum böyle, bu benim kızlarla aramızda zaman zaman yapıp eğlendiğimiz birşeydi! Peki kızlar nerede??? Sol omzumdan dirseğime uzanan güzel kokan bir henna... Çöl, çadırın bambu duvarlarına dayadığım sırtım ve “yabancı olmayan” bir görüntü daha...

Aynı taksici!!!!! Bu sefer dirhemim var diyorum gururla!!! Sohbet ediyoruz yol boyunca... Yolun boyu neyse ki önce tanıdık bir yere uzanıyor... Niye bu yolları çok iyi biliyormuşum gibi hissediyorum!!! Tabelalardaki uçak resimlerini takip ettiğimize göre “dönüyorum”... Tanıdık sesi beynime kodluyorum en ufak vurgusuna kadar... 96 saatin bitmesine az bir süre kala pasaporttaki kadının ellerindeki muhteşem henna ya takılıyorum... Ben onun ellerindeki hennayı hayranlıkla izlerken o da “bu ülkeye geldiniz, çok iyi vakit geçirdiniz hadi şimdi uçakta hayalini kurmaya devam edin, nasıl olsa uyanmaya az kaldı” işlemlerini yapıyor kendi çapında...
İstanbul’da hafif serin ve yağmurlu bir Cumartesi akşamı... Çok mu uyudum ne? Ne kadar akıcı ve uzun sürdü gördüklerim, ruhen ve bedenen yorgunum resmen... Ama bir okadar da keyifli ve huzurlu... Bi dakka hissettigim bu güneş yanığı, sol kolumdaki upuzun çiçek şeklindeki kına ve cebimdeki bu online boarding ticket da ne böyle???
Yoksa... Tüm bunlar olurken gözlerim sandığım gibi kapalı değil miymiş sayın seyirciler..? Sen ne diyorsun peki bu duruma??? En çok bunu merak ediyorum...
????????????????????
“Would you like some cashew?” diyerek yanımda oturan ve hemen iki saniye sonra Taylandlı bir gezgin olduğunu öğrendiğim sıska adama elimdeki paketi uzatıyorum ye de yollarda bitap olma dercesine! Cashew ne yahu??? Bildiğim yamru yumru fıstık işte!!! Peki bu adam kim? Niye uçaktayım? Ha haa hem de en sevdiğim yer "pervane üstü" burası! Istanbul’a mı dönüyorum? Istanbul’a 3,5 saat uzak neredeyim? Dünya haritası gözümün önüne gelse ne fayda, haritada uzaklıklar iki parmak, 3 karış misali! Londra, Amsterdam, Paris??? Niye Arapça tadında anonslar dönüyor? Aynı dudak açısıyla gülen bu hostes kızlar ve servis ettikleri sıcak ıslak mendillere ne demeli peki??? Dünyada bir salgın mı çıktı ve biz de safe zone a giden ve gitmeden önce sterilize edilen şanslı azınlık mıyız?

Hımmmm...... dediğim anlarda anla ki ardından uzun/kısa birşeyler düşünmeye, hatırlamaya başlamak için hazırlık yapıyorum... Panik yapmaya gerek yok, kulaklığımı takip, önümdeki ekrandan Moby “I like It” e takılarak gözlerimi kapıyorum... Açtığımda belki herşey alıştığım düzende olur diye... Yoksa????
Bir havaalanı ama çok yabancı, geleneksel Arap kıyafetli görevliye doğru ilerliyorum. “You’ve 96 hours
in Dubai Madam.” Peki tamam. Öyle diyorsan öyledir. Hava İstanbul’a göre daha sıcak. Valizle ilerliyorum, hangi kapıdan çıkmalı acaba? Ta taaa.. Tam karşımdaki en büyük kapı... Kapının arkasında bir tanıdğını görmek için bekleyen onlarca koyu renkli adam, bana bakmıyorlar belki ama hepsinin gözlerini üstümde hissediyorum. Beni gözleyen biri var mı peki??? 
Elimdeki bu kağıtlar? Gideceğim yerin haritası, krokisi, adres??? Ne kadar çok bilmediğim şey var böyle, ben ne yapıyorum böyle? “Bir de sen kendine yeni sorular çıkarma Burcu” deyip devam ediyorum. Evet elimdekiler, bilmediğim bu yerde garip bir şekilde “çok tanıdık” gelen bir yere götürecek beni... Ve çok kısa bir süre sonra bilmediğim ama yine “çok tanıdık gelen bir ses”... Rahatlıyorum....
Hımmmm...
Uyanıyorum... Yine tanıdık ve tedirgin etmeyen bir yer... Açık balkon kapısından giren rüzgar ince ketenden lacivert perdeleri uçuşturuyor ve perdelerin gitarın tellerine uzanışını seyrediyorum ve sonrasında da çıkan sesleri dinliyorum. Balkon kenarında duran çiçek ne tanıdık!!! Acaba birşeyler yapılabilir mi onun için? Ya da o böyle olduğu için mi balkon daha anlamlı? Dışarı çıkıyorum, sıcak, ama özlemişim bunu hissetmeyi...
Hintli bir taksici... Dirhemim olmadığı için azarlıyor neredeyse beni!!! Dirhem ne yahu!!!! Biliyorum
biliyorum ama hazırlıksız yakalanıyorum o anda! Dört saat belki daha fazla vakit gecirecegim mall’a atıyorum kendimi ve bir define
avındaymışcasına bana verilen direktiflere göre dolarları dirhem, dirhemleri taksici sakinleştirme boncuklarına döndüreceğim biryer arıyorum telaşla... Ufff bunu da hallettik... Ilk izlenim: “Mall’lar ve yollar” dan oluşan bu şehirde bir de binlerce “onlardan ve bunlardan “ var. Acaba “onlar” da “yabancı mı benim gibi”
yoksa “çoktan buralı olup da benim yabancı bakışlarımı yakalayanlardan mı?”.. Ne önemi var? Yürüyorum, izliyorum, elimde neyse ki kameram var. Herşeyin resmini çekmek istiyorum... Sonunda yan yana dizdiğimde anlamlı bir bütün çıkacak eminim ve neler olduğu hakkında bir fikrim olacak...Dekorasyon mağazalarında kayboluyorum her zaman ki gibi... “Her zamanki gibi mi???” Ben bilmediğim yerlerde mağazalarda kaybolmayı da seviyorum demek ki!! Her alanda kendim yaşadığımı hayal ediyorum... Yoruluyorum.... Cevizli ve her kıvrımında muhteşem sosunu bana sürpriz yaparcasına saklayan bir cinnamon roll ve kahve ile mall’un ortasında bir yere oturuyorum ve insanları izlemeye başlıyorum... Anlıyorum anlıyoruuummm....


Minik tahta toplar.. Karpuza en yakın kokuya bulanmış, yüzlerce mum içinde birtek karpuz yok!!! Kokuyu algılayan sinir hücrelerim motorsikletlerine binip hızla beynime doğru giderken onlara ufak bir tuzak kuruyorum ve aklımdaki karpuz tadı ve kokusunu sakladığım odaya yönlendiriyorum onları! Ve zafer benim tabiki de J Toplar kare tahta tabakta dengeli bir
bütünlükte... Bu da olayin bir parçası olmalı... Tadını çıkarıyorum...Gece çok uzun seneler öncesinden bir kucaklama, soul mate, sister from Egypt, belindeki dövmesi sebebiyle “my shining sun”... Adını telaffuz edemediğim şeylerin tadını algılarken yüzlerce cümle kuruyoruz... Saate ne bundan peki? Neden bizi kıskanıyormuşçasına geçiyor? Biryerlere dönmemiz mi gerekiyor? Evet dönme kısmını sevdim... Kalaylanmış hummer jeep ler, boğaz dolaylarında gezinmesi daha birkaç sene sürecek olan lüks arabalar, işyerinde gün içinde mailbox ınıza gelebilecek ve “bunun içinde olup şuraya buraya gitmenin hayalini kurun” diyip gözümüze sokulan ve hayaller kurduran yatların, beyaz ve her seferinde “temiz mi acaba” diye göz ucuyla kontrol ettiğim kıyafetleri ile sen ben yaşlardakilerin arasından geçip dönüyoruz...
Sanki eskisi kadar vurgulu bir hımmmm değil... Olaylar biraz daha netleşiyor....
Balkon! Ha ha biliyorum ben burayı... Pancake ler tadı ve kokusu dışında zaten çok tanıdık... Sadeyken tuzlu ve tatlı arasında gidip gelen bu tadı seviyorum. Beynimle oyun oynarcasına. Ben tam “evet bu tatlı” derken beliren o hafif tuzlu his “ha ha değilim ki değilim kiiiiiii J” diyor. Upuzun yollardan sonra kocaman mall’lara uzanan başka bir zaman dilimine geçiyorum. Burası çok keyifli. “Bir adımda Çinli bir balıkçı kız ve hemen iki adım ötede de Pers prensesi olmaca” oynuyorum kendimce. Tavanlar cok güzel burada, bir de post-modern atlar, Andy Warhol’un atı mı bu yoksa :)Markete giriyorum... Seviyorum marketleri, üzerinde Türkçe yazan şeyleri görünce kabarıyorum saçma şekilde, sonra “Labanehhhh” i görüyorum gülüyorum... Ağır bir koku var... Janti bir adam tüm havasıyla tütsü dumanı altında parfümler karıştırıyor!! İşte tüm bu olay örgüsüne yakışan büyücü de burası olmalı...
Peki günün bana kazandırdığı: Karamelli patlamış mısırı tahta kaselerle mikro dalga fırına koyarsan, koltuğun üzerinde keyif yapmaya hazırlanırken ellerin ve dizlerin yanabilir. Ama kasenin dibine çöken karamel tortusunun tadı en çok “Corpse Bride” izlerken ve yanında dalgalarla mücadele edecek olan bir süper kahraman varken çıkmaktadır...
Dalgalar ve süper kahraman mı??? Hadi bakalım şimdi!!!!
Ayaklarım suyun içinde, gözlerim kamaşıyor ve inceden inceye yanıyorum. Ne komik ki bildik şeyler
yapmak istiyorum bunca farklı ve yabancılık içinde. Mesela havuç kremimi sürmek istiyorum, ya da sırt üstü denize uzanıp beni dalgalara, balıklara, yosunlara yem etmeden başka bilinmedik bir yere götürmelerini... Çok tuzlu... Denize bakıyorum, çok dalgalı... Dalgalardan ürkmüşümdür kendimi bildim bileli, eğlenceden çok tedirginlik verir bana ama bir süper kahraman var, asli görevi sihirli ve çok fonksiyonlu şort mayosuyla dünyayı istila edecek gibi sahili ve arada insanları döven bu dalgaları uzaklaştırmak, kılıcıyla dalgaları kesmek olan... Devam o halde....Ne “Hımmmm” ı Burcu, belli ki çok keyifli... Ups! Dişlerimin arasında gezen bu kum tanecikleri de ne böyle şimdi!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Başka bir geleneksel kıyafetli adam (bunun bir adı olmalı), cool güneş gözlükleri ile direksiyonda. Yanında bayram ziyaretlerinde arabanın önüne oturan yaşlı amca tadında bir adam, bir ön sırada şempanze gibi arabanın tavanına asılmış Singapurlu bir teyze ve eşi ve benden daha az yabancı ama bir o kadar da eğlenceli biri...

Bu ne demek oluyor şimdi? Dalgalar, süper kahraman, havuç kremi???? Bildiğin çöl burası yahu!!! Vayyyy :) Önlü arkalı jeep ler, kumdaki lastik izleri, 60-70 derece eğimle kum tepelerinden hızla inişler, kuma saplananlar, çöl
korsanı havasında kasklı atv grupları... Film bir yerde kopmuş olmalı!!! Boşver, deve ne cici di mi? Deve mi????????????? Adamın deveyi hareket ettirişi sırasında çıkardığı seslere ne demeli? “Hırrrrrrr, tıssss, rrrrrrrrr”. Olmuyor işte yaaaa! Benimle konuşmuyor!!!! 
Dur Burcu sakin sakin....
Tamam sakin ama elimi sıkan ve “hoşgeldiniz” diyen bu cüce de ne şimdi yaaaa? Ağlasam mı acaba? Yok daha değil sanırım. Etrafta tanıdık birileri olmalı! Burada söylenebilecek en saçma şey! Bi dakka. Bu pancake ustası, dalgaları mahveden süper kahraman!!! İyi de o niye bu kıyafetlerin içinde yaaaaaaaaaa!!!! Yok yok şimdi telefonumun alarmı çalacak ve ben de uyanıcam! Çok rüzgarlı, dansöz kızın saçları uçuşuyor... İyi ki de uçuşuyor, çünkü o saçlar uçuşup yaptığı anlamsız hareketleri gizledikçe neredeyse bildiğim göbek dansını unutturacak hareketlerine daha az maruz kalmış olunuyor! Peki insanlar neden bana bakıyor ve bu kız neden şuanda tam karşımda?????????? Burası çöldeki kamp alanının tam ortasındaki dans alanının ortası olabilir mi? Peki ben karnımı nasıl dalgalandırıyorum böyle, bu benim kızlarla aramızda zaman zaman yapıp eğlendiğimiz birşeydi! Peki kızlar nerede??? Sol omzumdan dirseğime uzanan güzel kokan bir henna... Çöl, çadırın bambu duvarlarına dayadığım sırtım ve “yabancı olmayan” bir görüntü daha...

Aynı taksici!!!!! Bu sefer dirhemim var diyorum gururla!!! Sohbet ediyoruz yol boyunca... Yolun boyu neyse ki önce tanıdık bir yere uzanıyor... Niye bu yolları çok iyi biliyormuşum gibi hissediyorum!!! Tabelalardaki uçak resimlerini takip ettiğimize göre “dönüyorum”... Tanıdık sesi beynime kodluyorum en ufak vurgusuna kadar... 96 saatin bitmesine az bir süre kala pasaporttaki kadının ellerindeki muhteşem henna ya takılıyorum... Ben onun ellerindeki hennayı hayranlıkla izlerken o da “bu ülkeye geldiniz, çok iyi vakit geçirdiniz hadi şimdi uçakta hayalini kurmaya devam edin, nasıl olsa uyanmaya az kaldı” işlemlerini yapıyor kendi çapında...
İstanbul’da hafif serin ve yağmurlu bir Cumartesi akşamı... Çok mu uyudum ne? Ne kadar akıcı ve uzun sürdü gördüklerim, ruhen ve bedenen yorgunum resmen... Ama bir okadar da keyifli ve huzurlu... Bi dakka hissettigim bu güneş yanığı, sol kolumdaki upuzun çiçek şeklindeki kına ve cebimdeki bu online boarding ticket da ne böyle???

Yoksa... Tüm bunlar olurken gözlerim sandığım gibi kapalı değil miymiş sayın seyirciler..? Sen ne diyorsun peki bu duruma??? En çok bunu merak ediyorum...
Wednesday, March 15, 2006
Adrenalin ölçümünde birim neydi acaba????
Açıklama vs. istemiyorum.
Kabullendim ben bu durumu!
Ya da en azından dışarıdan öyle gözüküyor :)
Bunun da bir çaresine bakıyorum kendi yöntemlerimle...
Yalnız şöyle bir itiraf var ki; zaman kavramım, zihin ve duygular arasında olması gereken denge (aslında olmamalı mı acaba????), planlamalar, riskler bir yandan korkutuyor bir yandan da arsız bir haz veriyor...
Güneş tutulmasına 3 kala buraya neler yazacağımı merak ediyorum... ve birçoğu da burada neler okuyacağını...
Kabullendim ben bu durumu!
Ya da en azından dışarıdan öyle gözüküyor :)
Bunun da bir çaresine bakıyorum kendi yöntemlerimle...
Yalnız şöyle bir itiraf var ki; zaman kavramım, zihin ve duygular arasında olması gereken denge (aslında olmamalı mı acaba????), planlamalar, riskler bir yandan korkutuyor bir yandan da arsız bir haz veriyor...
Güneş tutulmasına 3 kala buraya neler yazacağımı merak ediyorum... ve birçoğu da burada neler okuyacağını...
Tuesday, March 07, 2006
Bir açıklama gerekiyor sanki???
Birileri bana bu havanın açıklamasını yapabilir mi acaba???
Aşağıdaki yazı bir süreliğine anlamını kaybetmiş durumda!
Hatta bir müddet daha böyle sürerse sayfayı da terk etmek durumunda!!!
Kötü hava şartlarının Burcu'nun blog'unu olumsuz etkilemesi sonucunda blog akışımızda meydana gelen değişikliği bildiriyoruz şimdi...
Aşağıdaki yazı bir süreliğine anlamını kaybetmiş durumda!
Hatta bir müddet daha böyle sürerse sayfayı da terk etmek durumunda!!!
Kötü hava şartlarının Burcu'nun blog'unu olumsuz etkilemesi sonucunda blog akışımızda meydana gelen değişikliği bildiriyoruz şimdi...
Monday, March 06, 2006
Heyecanlanma hakkımı kullanıyorum!

Genel olarak "ara mevsim, ara insan, ara renk, ara dönem..." gibi kavramları sevmesek de bu bahar durumu biraz farklı sanki.Bu güneş nasıl birşeyse fazlasıyla gözümün önünde olduğu anlarda kanımda gezinen
birşeyler gıdıklanmaya başlıyor!

Geçen günlerde bulutlara takmıştım kafayı, ben
ekrana bakmak istedikçe onlar camdan "tık tık bak şeklime! Kocaman bir nutella kabı gibiyim ya da yatağının üzerindeki yıldız yastıkla yarışırım" dercesine gözüme gözüme girdiler. Kuşlar da şımardı hemen, bir şen şakraklık ki sorma! 
Hayal kurmaktan hala keyif alıyorum... Gökyüzüne bakıp kanatlanmak hem de aynı zamanda o kocaman mavi derinliğin içinden aşağı gülümsermiş gibi...
Saturday, February 25, 2006
Sonunda ben de sobelendim!
Duygu'nun blogunu takip ederken fark ettiğim bir oyundu ya da durumdu bu sobeleme meselesi ve sonunda ucu bana da dokundu :) İşte cevaplar:
1. Yaptığım 4 iş:
1. Yaptığım 4 iş:
- En anlamsız ve komiklerinden birisi çocukken evde yalnız kaldığım anlarda annemin kremlerini kardeşimin popo pudralarıyla karıştırıp krem yapmak ve bunları sınıftakilerin üstünde denemek. Kısaca "kozmetik üretimi" :P
- Chat Dergisi GYY yardımcılığı. Advantage yıllarım. Paf takımdan HSBC'ye kadar uzanan yıllar. Maç bittiğinde Reklam&İletişim'de Yönetmen Yardımcılığı formasını taşıyordum.
- Gönüllü uydurmasyon, atmasyon, uçurmasyon yemek elçisi.
- Hilton Türkiye&Doğu Avrupa Bölge Pazarlama Direktör Yardımcısı.
2. Defalarca izleyebileceğim 4 film:
- Farinelli
- City of Angels
- The Professional
- The Devil's Advocate
3. Yaşadığım 4 yer:
- Adapazarı
- İstanbul
- Baltalimanı
- Akaretler
4. İzlediğim 4 TV programı
- Avrupa Yakası
- Haberler!!!!
- Üfffff TV ci olmadığım için sıkıldım bu sorudan!!!
5. Tatil için 4 yer:
- Canım nereye, ne zaman, kim(ler)le isterse orası...
6. En sevdiğim 4 yiyecek: Burada kendime torpil geçerek 4'ten fazlasını söyleyeceğim üzgünüm :)
- Nutella
- Kendi yaptığım harika salatalarım
- Annemin herşeyi :) En günceli şu anda buzdolabında duran aşure.
- Babamın ızgaraları
- Kontrafil!!!!! Sedaaaaaaaaaaaaa!!!!
- Yıllar önce İstanbul Erkek Lisesi'nin orda keşfettiğimiz en mütevazı kebapçıda yediğim kebaplar. Burayı bilen varsa Allah aşkına bana yerini tarif etsin tekrar.
- Maslak Migros'un arka kısmında yapılan harika köfte ekmekler. Songüüüüüüüllllll var mı hala??? Yaaaa bekler miydiniz hiç orada böyle bir atraksiyon :)
- House Cafe'de gözüme kocaman gözüken ve içinde sebze, ot olan herşey ve Bailey's Latte ile kestaneli kahveli cheese cake :))
7. Hemen şuanda olmak istenen 4 yer:
- Hafta içi yazıyor olsaydım moody bir tonda daha farklı cevaplar olabilirdi ama bugün cumartesi ve Sapanca ile başlayalım.
- Kendimizi strese sokmadan yakından devam edelim Bebek, Arnavutköy, Yeniköy de herhangi bir sevimli, yapmacık olmayan, kalabalıkların doldurmadığı, yalnızken bile saatlerce vakit geçirebileceğim herhangi bir yer.
- Sıcak bir yer: Parmak arası terliğime kaçan kumları temizledikten sonra suyla buluşabileceğim ve akşamında da yemeğiyle, içkisiyle, sabahlar olmasınıyla, kahkahasıyla, müziğiyle, shot larıyla keyif bulacağpım, güneşi bile sobeleyebileceğim herhangi bir yer.
- Bir de bir yer daha ama.....
Sobelesek sobelesek kimi sobelesek??? Bir küsür aydır bloguna uğramayan Müge'yi ve bloguyla ısınma turları atan Melis'i sobelesek.
Duygucuuuum ben çok sevdim bu oyunu yahu :)
Tuesday, February 21, 2006
Tiril tiril...
Hafiflemek istiyor bedenim, zihnim...
İncecik elbiseler, gömlekler, açık renkli, keyifli...
Geceleri saten, şifon elbiseler bluzler, en hafifinden stilettolar, parmak araları...
Güneşten kamaşan gözlerim..
Biten güneş losyonlarının tazelenmesi..
Mayo, bikini, baby doll alışverişleri :)
Islak saçların happy hour a yakın saatlerde rüzgarda kuruması ve kendiliğinden doğal dalgasını bulması...
Hafif yemek öncesi hafif leyla olma halleri...
Yanakların ilk güneş yanığıyla büründüğü pembelik hali...
Sabahını bulamayan geceler, renkli renkli boşalmayan kadehler...
Parmaklarımın arasından akıp giden kum taneleri...
Suya giriş anındaki ürperti...
Bu yazının rengi uçuk pembe ve fark ettiğin gibi yaza, avareliğe özlem dolu...
Burcu Yatmazoglu "yaz" ı mı ozluyor ne???
Ay ne komik bitti bu yazı böyle!!!!
İncecik elbiseler, gömlekler, açık renkli, keyifli...
Geceleri saten, şifon elbiseler bluzler, en hafifinden stilettolar, parmak araları...
Güneşten kamaşan gözlerim..
Biten güneş losyonlarının tazelenmesi..
Mayo, bikini, baby doll alışverişleri :)
Islak saçların happy hour a yakın saatlerde rüzgarda kuruması ve kendiliğinden doğal dalgasını bulması...
Hafif yemek öncesi hafif leyla olma halleri...
Yanakların ilk güneş yanığıyla büründüğü pembelik hali...
Sabahını bulamayan geceler, renkli renkli boşalmayan kadehler...
Parmaklarımın arasından akıp giden kum taneleri...
Suya giriş anındaki ürperti...
Bu yazının rengi uçuk pembe ve fark ettiğin gibi yaza, avareliğe özlem dolu...
Burcu Yatmazoglu "yaz" ı mı ozluyor ne???
Ay ne komik bitti bu yazı böyle!!!!
Thursday, February 09, 2006
Biraz buralarda değilken...

İki saat geriye doğru uçmak ve bu iki saati fiziksel ve ruhsal olarak kabul etmesi için kendi kendimle ciddi bir anlaşma yapmak!!! Kız sözü, izci sözü vs...Muzenler: Wagamama'da piknik masası, okul kantini, yazın yapılacak tekne gezisi, ortaokulda 15 oğlanın sırayla attığı uçan tekmeler sonucu
kırılan tahta, Soho, Chinatown...
Toplantılar: Tanışma seansında günün şanslısı olmak, rengarenk proje masaları, normal ritmde nefes almayı unutmak, yeni yüzler ve isimler, Tiago prezentasyonu, Belgo, London Eye 'da şampanya keyfi, Covent Garden'da proje gözlemleri ve kaçamak bir kahve molası :)
Başka bir şehir: Ara ara ait olmak istediğim yerlerden sadece biri...
Günaydın derken yine başka bir yerde olmak... Her karenin yeni olması ve her sesin...
Kelimelerin birbiriyle çakışmaması... Ama yine de sıkılınca dönebileceğini bilmek...Evet next please....
Wednesday, February 01, 2006
Zara Home'da Uyuya Kaldım ve...

diye başlasaydım cümleye şayet hiç te pişman olmaz, utanmaz, şaşkınlık duymazdım bu durumdan. Tahminimce her 15 dakikada bir yeni bir nevresim takımını açar üstüne yatar hiç olmadı belime sarar, içtiğim her su bardağının her seferinde değişik renk ve şekilde olmasına dikkat ederdim!
O alem güzellikteki çekmece saplarını küpe yapar, peçetelikleri yeni gelinlerin bilezikleri gibi dizi dizi koluma geçiriverirdim. Ayak parmaklarımın her birini başka bir renkli mindere koymak için çabalar, bardak altlıklarını yere dizip bitmek bilmeyen bir "seksek"e girişirdim...


Burayı biraz fazla mı seviyorum acaba ben!!! Pardon ama ne zaman büyütmeyi düşünüyorsunuz burayı?? Benim hayal gücüm için biraz dar kalıyor da :))
Tuesday, January 24, 2006
Süt, Tehlikeler Evi & Gofret
İnanılmaz bir kar!Keyifler özellikle eve girilen dakikalar itibariyle oldukça yerinde.
Dün gece yaşanan dakikalardan birkaç görüntüye gelirsek şayet:
"Tehlikeler Evi" : Lütfen kitabın sayfaları altındaki notlara dikkat edelim!
Koca bir bardak soğuk süt ve Ülker çikolatalı gofret...
Eeeee sonuçta "Aman gece kar yağsın, kimse basmadan ben basayım üstüne ilk önce" tarzında hırslarımdan 15 yıl önce sıyrılmış durumdayım, daha sakin şeylerden keyif alıyoruz ya olgunlaşma adına :) 
Kimse keyfime dokunmadı! Kar konulu telefon konuşmalarını saymazsak şayet.
Bu akşam da bunun bir türevi olacak muhtemelen.
Acaba çalışma odasına avize mi yapmalı bu gece?????
Friday, January 20, 2006
Yaaa boş yere değil yani...

"Zordur ikizler için tercih...
Bir yanını seçmek, çoğu zaman öbüründen de vaz geçmektir. Çünkü birini feda ettiniz mi, "ikiz" değilsinizdir artık...
Sizi siz yapan, içinizdeki tepişmedir.
Değeriniz, "diğer"inizdedir.
Bütün Haziran doğumlular bilir bunu...
O yüzden kıyamaz içinde tepişen ikizlerden birine... ne kahkaha saçan neşeye ne ansızın bastıran hüzne... ne iyimser güne ne karamsar geceye... ne ciddiye ne muzibe... ne çocuğa ne büyüğe... ne sadeliğe ne debdebeye... kıyamaz herhangi birini elleriyle öldürmeye...
Bilir ki nice yazıda, dizilmiş onca notada, boyanmış bunca tuvalde, söylenmiş sözde, yakılmış türküde o tepişmenin sancısı vardır.
Sancı durdu mu ne akarsu ne ters akıntı kalır.
Ölü bir denizde tek kürekle döner durursunuz..."
Bazen "neyin var ne oldu sana" diye sormayın... Muhtemelen içimdeki "Yay" ve "İkizlerin" yer değiştirmesi, kaynaşması ve kucaklaşması söz konusu o anda... Can Dündar'a da teşekkürler, derdime derman, leb demeden leblebi olacak bir cevabı harflendirdiği için...
Wednesday, January 18, 2006
Erteliyorum çünküüüüü....
Günlerdir defalarca bu ekranı açıp birşeyler yazmak istedimAraya hep birşeyler girdi.
Hatta bir defasında bir aşama daha kaydettim ve gerçekten yazdım.
Ama bu sefer de yazılar gitti!!!
Kara bulutları üfledim geçti!
Peki dişe dokunur ne yazdım??
Hiç!
Sadece içimde kalmasın istedim :)
Bir de "araya hep birşeylerin girmesi" olayının gerçekleştiği masa işte karşınızda...
Yeni ofisim! Ve manzaram tabiii...
Saturday, January 07, 2006
Annem, Babam bir de Ben...

Hala telefonla aradığımda telefondan sesinizi duyuyorsam...
Ben geldigimde hala revani ve ızgarada tavuk, domates, biber yapılıyorsa hiç sektirmeden...
Dönerken çantam İstanbul'da da satılan ama "bizim oradan"olduğu için en özel olan şeyler ile tıka basa dolduruluyorsa...
Hala türlü iniş çıkışlarıma sabırla yaklaşılıyorsa...
Oradasınız demek oluyor bu hala...
Bunu da anlarsınız değil mi???
Saturday, December 31, 2005
Gel gel yenisiiiiiiii....
Kaç tane 365 oldu şimdi hayatımda?
Kaç tane muffin yedim?
Kaç kez aşık oldum?
Kaç kez ağladım?
Kaç kez gülmekten karnım ağrıdı?
Tabağımda toplam kaç tane pirinç tanesi bıraktım pilav yerken?
Kaç şarkı ezberledim kaçını unuttum?
Kaç sayfa kitap okudum?
Kaç kez sinirlendim?
Kaç kez dindim?
Kaç kez vaz geçtim??????
Kaç kelime yazdım?
Kaç litre cola içtim?
Kaç kez valiz yaptım?
Kaç kez kardeşimle birbirimize girdik?
Kaç kez evi çok özledim?
Kaç kez Sapanca kıyısında derin derin nefes aldım?
Kaç kez delirttim, şaşırttım?
Saçlarım ne kadar uzadı?
Göz açıp kapamak bazen bir salise bazen 365 gün 6 saat kadar bir zaman bunu anladım...
2000 senesine ait ajandamı bulmak büyük keyifti... Nasıl büyümüşüm, büyümüşüz, kimler ne olmuş, nerelere oturtulmuş, nasıl vaz geçilmez olmuş ya da kaybolup gitmiş...
Yine yeni bitanesi geliyor... Hadi bakalım içinde neler saklıyor :)
Kaç tane muffin yedim?
Kaç kez aşık oldum?
Kaç kez ağladım?
Kaç kez gülmekten karnım ağrıdı?
Tabağımda toplam kaç tane pirinç tanesi bıraktım pilav yerken?
Kaç şarkı ezberledim kaçını unuttum?
Kaç sayfa kitap okudum?
Kaç kez sinirlendim?
Kaç kez dindim?
Kaç kez vaz geçtim??????
Kaç kelime yazdım?
Kaç litre cola içtim?
Kaç kez valiz yaptım?
Kaç kez kardeşimle birbirimize girdik?
Kaç kez evi çok özledim?
Kaç kez Sapanca kıyısında derin derin nefes aldım?
Kaç kez delirttim, şaşırttım?
Saçlarım ne kadar uzadı?
Göz açıp kapamak bazen bir salise bazen 365 gün 6 saat kadar bir zaman bunu anladım...
2000 senesine ait ajandamı bulmak büyük keyifti... Nasıl büyümüşüm, büyümüşüz, kimler ne olmuş, nerelere oturtulmuş, nasıl vaz geçilmez olmuş ya da kaybolup gitmiş...
Yine yeni bitanesi geliyor... Hadi bakalım içinde neler saklıyor :)
Monday, December 12, 2005
Bitti!!!
Wednesday, December 07, 2005
Thursday, December 01, 2005
Benim haftam!!!!!!!
Subscribe to:
Posts (Atom)



