Sunday, October 29, 2006

yap boz

Buaralar aklımdaki parçalar biraraya gelse ortaya ne çıkacak ben bile bilmiyorum!
Sürpriz yumurta gibi!Dokunmayı, sahip olmayı, defalarca okumayı tarçın kokusunu sever gibi sevdiğim kitapların içindeki kahramanlardan olmak istiyorum... Ya da ne kadar korku, entrika, hüzün, ayrılık vs. yaşanırsa yaşansın sonunun iyi bittiğini bildiğim filmlerden birinde akılda en çok kalan karakter olmak :)

Çiçeklik bizi ağırladı yine dün gece...
Koridor ve Nişantaşı yorgunları, bir gariplik varmış ya da arıza bir olmalıymış gibi bakan gözlerle geçip giderlerken yanımızdan biz oldukça keyifliydik :) Bizim kanımızdan çok dilimizde enfes bir tad bırakan baileys latte ye karşılık,
evlerine, yataklarına ya da başka mekanlara koşarken ve üç saniye sonrasını hatırlamaz gözlerle bakanların sabahlar olmasın nidaları daha fazla olmuştu sanki :) Mutlu gözüküyordu herkes. Ama biri hariç!

x: Burdan geçen birileri oldu mu şimdi?
B&M: Sürekli birileri geçiyor tabi!
x: Yaklaşık 10 kişilik bir grup, 2 tane mini etekli kız var aralarında!!
B: Küçük gruplar halinde geçenler ilerde toplanıp 10 kişi oldularsa bilemeyiz tabi. Ayrıca kızlara bakmıyoruz biz!
x: Ben de bakmıyorum da zaten! Hay Allah yaa!
B: Telefon etsene.
x: Onlardan birinde kaldı telefonum! Ben de sizden istemicem zaten!
B: Mel! Telefon numarası nasıl gizleniyordu?? Yalnız ne biliyim telefonumu alıp kaçmayacağını!
x: Tamam ayakkabılarımı bırakayım. Yeni aldım, 200 kağıt eder! (ve buarada ayakkabılardan birisi çıkar!)
B: OK. Ama yine de güvenli değil.
B&M: Sen gel aramıza otur bakalım. Kaçarsın filan! Yurtdışı mı arıcaksın yoksa sen??? Ha ha!
(Telefon konuşması yapılır buarada)
M: Bak bu geceki iyilik meleğinle tanışmış oldun.
B&M: Hadi bakalım sen şimdi doğruca arkadaşlarının yanına...

(ikinci fotoğraftaki insan resimlerine dikkat! Hepsinde bıyık var! 6 yaş civarlarıma denk gelen gazete ve dergilerdeki insan resimleri, bebeklerim elimden kurtulamadı bu konuda!)



Saturday, October 14, 2006

ya...

1980 senesinin Mart ayının x gününde beni dölleyen değil de hemen bir yandaki sperm esas oğlan olsaymış...
6 yaşında bir Ölüdeniz yolculuğu sırasında sağ tarafındaki uçurumu hakkında şom ağızlılık yaptığım yol 30 cm daha dar olsaydı...
1989 senesinin bir yaz akşamı saklambaç oynarken ayağımın kayması sonucu üzerinden düşerek yüz üstü çakıldığım duvar tepesinde dolanmaktansa herhangi bir ağacın arkasına saklansaydım...
Spora devam ederek voleybolcu olmayı seçseydim...
Ya da 2, 3 net eksik yaparak hemen bir alt seçenek olan ODTÜ'ye gitseydim...
Okul partisinde o desk lerde değil de zıt köşede dursaydım...
Medya sınavına çalıştığım bir gece vakti Mel beni değil de o gece odada olmayan Aslı'yı çağırsaydı...
Anlamsız bir boş vaktimde öylesine gönderdiğim CV imden Gaye'nin hiç haberi olmasaydı...
O Yunan gecesini hiç yapmamış olsaydık...
Eylem ile GS üniversitesi önünde hiç karşılaşmamış olsaydık...
Çiğdem Humanitas'ta bizim odaya değil de bir üst kata gelmiş olsaydı...
Güliz ile Songül değil de başka biri toplantı yapsaydı...
Blog yazmaya hiç başlamasaydım...
Tam zamanında Levent'teki yeni ofise taşınmış olsaydık ya da 17 Ağustos'ta annemlerden gizli, onlara sürpriz yapmak niyetiyle komik bir maceraperestlikle trende olmak yerine o çok beğendiğim çarşıdaki evlerden birinde oturuyor olsaydık...
ne, nasıl olurdu acaba???

Dipnot: Sliding Doors sonrası beyin jimnastiği...

Sunday, October 08, 2006

Boy çizgilerim...

Boy çizgilerim vardı benim...
Kapı eşiklerinde mezura ile ya da doktorda, eczanede kocaman demirden tartı vazifesi de gören aletlerin üzerine çıkıp da ölçülen...
İlk ölçümünü hatırlamamakla birlikte annemin deyişiyle 53 cm. im...
Sonra adım adım yükselttiğim...
Evdekilerin görmeyeceği noktalarda, kapı ya da perde arkalarında kurşun kalemlerle işaretlediğim...
Değişen santimlerin arasına büyümeler, öğrenmeler, gelmeler, gitmeler, sevmeler, renkler, sesler, kokular, isimler, heyecanlar, büyülenmeler, delilikler, korkmalar, üzülmeler serpiştirdiğim...
Hangi sayıda takılıp kalacağım acaba diye merak ettiğim...
Annemi hep 36, babamı da en fazla 42 olacak zannettiğim anlarımı bilen santimlerim...
Acaba hangi kurşun kalem çizgisinde kalmak isterdim???
Hangi uzunlukları gösteren kurşun kalem işaretleri arasındakileri silmek isterdim???

Thursday, October 05, 2006

"Merhaba ben..."

Çiğdem, Utku, Dilek, Gulfi, Senna, Cafe Wien demesine gerek kalmadı kimsenin o gece. Aslında birkaçımız hariç ilk kez birarada olup da birbirimizden bu kadar haberdar olmamız keyifli olandı. House Cafe deki en şen şakrak masaydık.

Yeni insanlar, yeni yüzler, yeni sesler... Herkese tavsiye olunur :)

Monday, September 25, 2006

Oyun...

Sağa ve sola anlamsızca çubuklar çizdik bugün.
Bunları öğrenince okumayı öğreniyormuşuz!
Resim dersi için patateslerimi babam oydu bıçakla.
Senin gibi yapamadı ama olsun.
Saçımı kendi kendime örebiliyorum artık, ne kalınmış saçlarım :)
Okula hazır poşet keklerden götürüyorum, pazar aynı saatte mendillerimi de ütülüyorum merak etme.
Beyaz çorabım delindi geçenlerde bahçede düştüğümde, sen almıştın ya hani, babam aynısını buldu.
***
Doğumgünümde teyzemler pasta yaptırmışlar.
Seninle her çarşıya çıktığımızda benim "sup" yediğim yerdeki gibi değildi ama sevdi arkadaşlarım.
***
Bu jile ne rahatsız bişeymiş, senin çocukluk resimlerinde bir sürü görmüştüm üstünde...
Okulda kızlar kaşlarını inceltip, bacaklarındaki tüyleri alıyorlarmış! Canları yanmıyor mu? Sen de yapar mıydın?
Geçenlerde takı kutunu karıştırdım, o çevirdikçe rengarenk olan küpeleri taktım.
İyi ki küçükken deldirmişsin kulaklarımı. Nasıl ağlamıştım ama :)
Aaaa. Söylemeyi unuttum, saçlarımı kestirdim çok az uçlarından ama hala seninkilerden uzunlar.
Buarada bişey var ama utanıyorum birazcık söylemeye :) Ama sırdaşız ya biz :)
Okulda bir çocuk var, Engin, aynı boydayız, kumral, çalışkanlardan, basketbol takımında.
Hamburger yiyeceğiz cumartesi dersane çıkışında :)
***
Yurttaki dolabımda üst kata senin Karaca triko kazaklarından koydum ki bişey olmasın.
Ananem tüm gerek yok ısrarlarıma karşılık tava lokum koydu yanıma.
Odadaki kızlar fena değil. Biri ben, gördüğü ilk anda "renkli çamaşırların var mı yıkanacak?" diye sordu! Komik oldu :) Biliyor musun, başımı yastığa koyunca Boğaz'ı görüyorum :) Ranzada ikinci kattayım, çatıkatı olduğu için burası kafamı çarpıyorum bazen.
***
Kızlarla Bodrum tatili çok keyifli geçti. Korkma yaramazlık yok, içtiğim birkaç sigara da aramızda sır kalsın. Babama çaktırma :)
Mezuniyette ne giysem acaba? Sensiz işim pek de kolay değil ama bakacağız bir çaresine...
***
İşte diplomalar... Çok mutluyum ya da değilim. Eksik birşeyler, hem de çok, hem de bastırdığımı, alıştığımı sandığımdan da çok...
Yalan söylemeyeceğim sana, neyin eksik olduğunu söylemeye ne çok korkarmışım aslında...
Senin benim yanımda olduğunu bile bile ne çok özlemişim aslında ben seni...
Umrumda olmayan binlerce çift göz içinde, umrumda olanın eksikliği "keşke hiçbiri görmeseydi de asıl o görseydi!" demenin öfkesi. Geçti ama tabi ki sonra... İlacın adı neydi hani beş harfli? "Zaman"...
***
Otuz a beş kala...
Önümde daha ne kadar var kim bilir? Belki sen bilirdin...
Hadi gel tahmin edelim... Sen oradan ben buradan, yazı tura gibi, taş-kağıt-makas gibi...
Seni çok özlemek kağıt olsa ve senin yokluğun da makas peki???

Friday, September 22, 2006

Ananeciiim, Gece Çıkıcam da Geceliğini Alabilir miyim!

Ay ay en bayıldığım şeylerden biri anane kıyafetlerini anne dokunuşu sonrası salım salım giymektir :) Hem kimse de bir eşi daha yoktur hem de dolaylı yoldan yadigarlara saygı görevi görür :P Hemen örnekler ile inceleyelim:

Şimdi hemen üstte görülen iki resme gelirsek; 1.kuşağın çeyiz sandığındaki geceliği, 3.kuşak tarafından bele geçirilen kalın bir kemer ile pantolon üstüne ya da direkt olarak giyilmektedir :) Saf ipek olduğu ve dantel işlemelerinin elde yapıldığı özellikle belirtilir. Yaş: min. 60 sene!

Şimdiki örneğimize gelirsek yine ananeye ait saf ipek ve el işlemeli bir eser! Min. 50 sene :)

Hemen aşağıdaki örnek ise ipeğin kalitesini vurgulamak ya da ben adam gibi kullanayım diye uyarma amaçlı "yüzükten bile geçiyor" girizgahları ile bana teslim edilen şal! Min. 70 sene :)

Burcu hızını alamıyor ve dede çeyizlerine de el atıyor! Aslında anne keşfediyor, Burcu da tadını çıkarıyor :) İşte karşınızda Romanya işi, tamamen el işlemesi bir pijama üstü!!! Kot üstüne halka küpeler ile bohem bir hava veriyor :P Buna da min. 65 sene veriyorum!


Tek kız torun olmanın ne kadar etkisi var acaba bu işte :)

Thursday, September 21, 2006

Şıp şıp şıp...

Sabahları ayılmak için radyoyu açıyorum.
Bugün "yurdumuzun" yağışlı havanın etkisine gireceğini öğreniyorum.
Ne keyifli!!! Zaten aram iyi değil bu sonbahar mevzusu ile!
Neyse ortalık sessiz henüz!
Akşam Müge ve Nesli ile House'da kedilerle haşır neşir (!) pek keyifli zaman geçiriyoruz.
Az önce, huzurlu huzurlu akşam oturması yaptığımız gecenin üstünden henüz bir gün bile geçmeden, başımı dışarı çevirmemle yağmuru görüyorum!
Sanki bütün damlacıklar aşağı düşerken sırıtıyor bana!
Üstüne bir de bam güm şimşek sesleri!
Ve sonuç...
Eve gidip DVD yapmak lazım, puding pişirip evi misler gibi kokulara boğup kızları çağırmak lazım...
Ya daaa....

Monday, September 18, 2006

Ne Alaka Şimdi :)


2003 Temmuz'unun bişey günü. Hatırlayamıyorum tam olarak.
Ofisin içinde tüm şımarıklığımla dolanıyorum başımda kebim, üstüme geçirdiğim mezuniyet cübbem ile.
Ay ay benden keyiflisi yok mest oluyorum... Tüm ilgi üzerimde ya :) ha ha ...
Ofisteki herkesle öpüştükten sonra hoooop Park Orman yani 3. kampüse uçuyorum.
Buarada ofis ofis diyorum çünkü daha kep atmadan çalışmaya başlamışım. Yani "Burcu Ofiste".
Ayağımda simli terlikler, sol göğsüm üstünde bir "Go Girl" yazan iğne, arkadaşlarımla öğrenciliğin resmi anlamdaki son dakikalarını yaşıyoruz.
Evet sıra diploma düzeninde...
Ta taaaaa!!!Bölümümün ve soyadımın başharfleri itibariyle neredeyse sonuncu sıralarda alıcam sanırım diplomayı.
Eyvah! Ne fön kalır ne de sabır :)
Ha ha :) Son dakikada süper haber ve double major lar hooop törende en öne :) 3. sıra benimdir artık.
Velilerin yarı sulu gözlerle alkışlamaları, duygulu ve coşkulu bir müzik, annemlere el sallama çabam vs. merdivenler bitiyor böylece.
Konuşmalar biraz daha uzarsa en arkada kokteyl alanına yakın sırada olanların hepsi sarhoş çıkacak sahneye!
Sahne kenarındayım artık! Vay be :) Seviyorum insanların gözünün üstümde olmasını.
İsmim söyleniyor, mütevelli heyetinin nadide başkanına doğru yürüyorum ve önce sevgiyle sarılıyoruz sonra da en kocamanından fotoğrafçılara gülüyoruz.
Sahneden inerken çok az heyecanlanır gibi oluyorum. Ne de olsa amatör bir artist ruha sahibim henüz...
Sonra yerime geçerken sınıfın çığlıklarını duyuyorum... Amaaaaann ne keyifli bişiy bu mezun olma işi yahu :)
Tören bitiyor. Keplerimizi atıyoruz, hocalarla ve aileyle duygusal anlar vs.
Kokteyl kısmında bir ara sevgili kardeşim Burak ortalardan kayboluyor bir süre!
Geri geldiğinde hafif aksak! Hımmm bu işte bir durum var! Neyse fazla üstüne düşmemeli, tak kardeşi koluna, ver eline kamerayı çek bakalım son posta cümle alemi.
Gece bitiyor, ben balkabağına dönüyorum tabi!
Buarada Burak akıllısında ortadan kaybolduğu sırada içtiği içkilerin etkisi sağa ve solla yaptığı akrobatik hareketlerle iyice gösteriyor kendini!
Ha ha :) Babam arabada söyleniyor Burak'a, e haklı adam korkmuş biraz! Bizimkisinde tık yok!
Annem ne olur olmaz deyip bir poşet tutuşturuyor Burak'ın eline. Ve olmaması ümid edilen oluyor ve Burak kusuyor!
Bomba burada patlıyor esas! Çünkü poşet delik çıkıyor ve Burak'ın icraatı babamın yeni arabasıyla buluşuyor!
Oh al sana evlere şenlik bir durum :)

Diplomaları uzunca bir süre banyoda asılı tutuyorum. Tam lokasyon vermeyeceğim annem kızıyor hala :) Neyse artık düzgünce bir dolapta duruyorlar.
Bir süre sonra bu fotoları keşfediyorum, o gece video kamera ile çekilen. Burak'ın o gece yanımda yürüyen ve saçı bana oldukça benzeyen sınıf arkadaşımı da ben diye çekmeye çalıştığını fark ediyorum!!!
Resimlerde okulun dersleri en yüksek rating alan(neden acaba !!!!) hocasıyla tesadüfen aynı karede olmam ayrı bir konu tabi :)

Nostalji oldu iyi de oldu bana. İşte kardeş faydalarını görmeye başladım galiba.
Onun laptop undan çıktı bu resimler :)
Her geçen sene çok daha az uğradığım okulla ve öğrencilikle ilgili şeylerle biraz daha fazla haşır neşir olsam fena olmazmış sanki :)

Thursday, September 14, 2006

Buaralar...

Buaralar hiçbir şey yapmıyorum!
Aslında çok şey yapıp yaptıklarımdan tatmin olmuyorum!
Biraz fazla çalışıyorum!
Ofisten çıkarken en erken 22:00'yi görüyorum.
Eve gidince hemen uyuyamıyorum!
DVD izlemek istiyorum bu sefer de uyuyakalıyorum!
Yemek yemek istiyorum! Buzdolabının kapağını açıp karar veremiyorum!
Elimde bir bardak süt ile koltuğun köşesine çöküyorum!
Dün gece çok sevdiğim eğri bardağımı kırdım!
Uzun zamandır bardak kırmamıştım, ilginç oldu!
Feci şekilde ihanet edesim var! Kitabıma! Olmuyor olmuyor olmuyor! Okuyamıyorum!
Dolap içindeki profesyonellikten son derece uzak ama teknolojiye fazlasıyla kendini satmış kameram ağlar vaziyette ki ona da ilgi gösteremiyorum istediğim gibi!
Tek değişiklik; objelerle yakın çalışmayı seviyorum buna kesinkez emin oldum!
Yüzlerce muffin pişirmek istiyorum! Üstlerini deli deli süslemek sonra.
Dolapdere'den bir prova mankeni alıp dikiş dikmek istiyorum!
Dikiş bilmiyorum ama olsun! Bulurum bir yolunu :)
Ama sonra diyorum ki "Burcu sen gece kesin korkarsın o mankenden!"
Saçımın rengini değiştirmek istiyorum ama karar veremiyorum!
Balköpüğü mü yoksa çikolata kahvesi mi?
Sonra bu saçma renk isimlerine de sinir oluyorum!

Böyle serbest çağrışım bir durumlar bu ara işte...
Bir de en çok "Psapp" dinliyorum bu aralar... Meraklısına en kolay yoldan www.pandora.com
Tanıdığım biri var ki onunkilere benzemekte... Ya da uyduruyorum...

Friday, September 08, 2006

Tuesday, September 05, 2006

Mola

Yavaşlama kararımı uygulamaya çalışıyorum...
Daha az ses, nispeten biraz daha az hareket, daha az iletişim...
Bu sonbahar meselesine takılabilirim her an!
Henüz bir zararını görmesem de olsun!
Alışkınım o'nu sevmemeye yaz kadar!

Perşembe itibari ile biraz uzaklaşma vakti...
Kocaman olmasa da dinme, düşünme, Burcu ile başbaşa kalma, onunla konuşma, kararları gözden geçirme vakti... Belki de hiçbiri...

Thursday, August 31, 2006

Fotoroman...

Canım sıkkın...
Ve aynı canım yazmak istemedi...
Bu da fotoroman gibi olsun işte!
Hatta üşenmeyip de gördüklerinden hikaye yazanlara ve gerçek olana en çok yaklaşana teşekkür filan ediyim buradan :)
...






Monday, August 28, 2006

Samimiyetsiz F1 "fanatikleri" ...



İki gün içinde nasıl F1 fan'ı olunurmuş merak edenlere bulunmaz bir hikaye...
Istanbul'da bir F1 şenliği aldı gitti, bizim ilişkimiz daha çok işsel olup, sponsorlarından biri olduğumuz takımın kazanması yönünde.
Taaaa ki Cuma gününe kadar...

25 Ağustos Cuma:
Robert'in harika desteği ile son dakikada gelen bir Silver davetiye. Silver yazdığına göre fena birşey değil sanırım!!
Reina'dan gelen ışıklar harika! İstanbul'un yarı enerjisi buraya harcanıyor galiba.
Trafik korkunç!

26 Ağustos Cumartesi:
Pazar günü Nezley ile gidilecek F1 öncesi hafif bir heyecan ama gayet tadında, abartılı değil. Sonuçta ölmüyoruz bu konuya!
Odaya giren gerçek F1cı Mete ve büyük bir heyecanla teknik ve magazin konularda, entrika ve heyecan dolu F1 anıları.!
Sonrasında ortaya çıkan "paddock" giriş kartları ve VIP geçişleri ve Mete'nin de gazıyla 10 dakika içinde piste doğru yola çıkış!
Şayet aldığımız gaz ile bu tek günlük geçişleri kullanmazsak deli olacağımıza dair güçlü bir inanış!
Asya tarafı cahili Burcu ve Nezley olarak çift yönlü Ankara çıkışını kaçırdığımızı zannedip ufak bir heyecan yaşayış.
Pist alanında camdaki VIP carpass'ın verdiği böbürlenme ile kuyrukta bekleyen diğer arabaların yanından vııınnnnn diye geçiş.
Takımımız bile yokken; ben renklerinden ve Alonso'nun yakışıklılığından dolayı Renault'a, başarıları yüzünden Ferrari'ye meyilliyken, Toyota Lounge'ında olduğumuz için onlardanmış gibi yapış...
Lounge balkonundan arabaları izleyiş, seslerinin kulak zarlarımızı titretişini hissediş...
Kameranın sadece 10 dk. şarjı olduğunu fark edip kısa süreli bir Calimero sendromu yaşayış.

Kokoş keyif kısmı:
Balkonda sıcaktan bunalınca içeri geçiş ve buz gibi beyaz şaraplarımızı içiş, pit-stop'a giren araçları tepeden izleyiş, kurallar konusunda hiçbir fikrimiz olmadığı için kendi aramızda yorumlar yapış...
Sıralama yarışı ardından Lounge içinde bir hareket bir hengame, a aaa Ralph Schumacher'i lounge içinde buluveriş! Biz öylesine fan havasındayız ki 5 dakika sonra elimizde imzalı şapkalarımızla yerimize geçiş...
GP2 dan da sonra masaj salonlu, pek bir şımartıcı lounge ımızdan ayrılış ve o dev tırlanrın nasıl lüks birer yaşam alanı haline getirildiğini görüp hayret ediş...
Ellerimizde dondurmalarımızla şaşkınlık ve yorgunluk ama her ikisinden de fazla bir keyif duygusuyla ile yürürken bir metre ötemizde Michael Schumacher ile burun buruna geliş!!!!!!!!

Gün sonu:
Biten kamera ve telefon şarjlarımız, bambaşka bir dünyayı keşfetmenin heyecanı ve bundan sonra F1 izleyicisi olma konusunda verdiğimiz sinyaller...

Akşam:
Mete'ye rapor veriş! Mete'nin sesinde iki taze F1 fanatiğini camiaya kazandırmış olmanın pırıltısı, ışıltısı, cangıltısı :)
Özgür'ün telefondaki "Kıskanmıyorum, kıskanmıyorum, kıskanmıyorum!!!" nidaları...

27 Ağustos Pazar:
Büyük gün...
Ama Burcu evde. Lounge keyfinden sonra güneşin altında kendimi F1'a adayacak kadar gönüllü değilim henüz :)
Bilet hooop kardeşe! Ona da güzel bir kıyak, bundan sonra bana karşı akıllı olursa sahip olabilecekleri hakkında bir ipucu!!! Ha haa :) Sonuçta duygusal ama bir o kadar da mantık ve strateji de içeren bir bir birlikteliğe başlıyoruz!
Konumuza dönersek:
L koltuğumun köşesinde serin serin TV de son 20 turu ile F1 keyfi yaparken arada bir Burak ile iletişime geçiş. Akşam yemeği için hazırlık yapış.
Güneşten kolları ve bacakları yanmış F1 yorgunu Burak ve heyecanla anlattığı gününü dinleyiş.

Çektiği fotoraflara şöyle bir göz atış ve grid kızlarının (ki gerçekten güzellerdi) olduğu pozların çokluğuna dikkat ediş! Bu bebecik fotosu da Burak'tan :)

Gece:
Fotoları lap top a atarken Anjelique'deki F1 partisi için Dinçer ve Kaan'ı bekleyiş.
Gecenin "en şık smart casual" partnerleri ile bu sefer de Red Bull takımı için F1 kutlaması yapış...
Buarada 2-3 kilo kadar vermem gerekiyormuş!

Sonuç:
F1 olayı bundan sonra çok daha sıkı takip edilecek.
Yeni hayran olunan karakter: Ferrari takımındaki henüz ismini keşfedemediğim beyin takımındaki kadın!
Bu F1 olayında yakışıklılık kat sayısı oldukça yüksek!
İstediğim gibi fotoğraf çekemediğim için rahatsızım biraz :(
Formula dünyası çoook büyük paraların ve deli gibi bir teknolojinin döndüğü kocaman bir sirk gibi aslında... Bir oradaaaa bir burada...

Gerçek bir F1 severi sinir edecek kadar şanslı bir gün :)
Hayatı bu yüzden seviyorum işte; patlayan şeker gibi cangıl cungul, sürprizlerle dolu!!
F1'i seviyoruz galiba artık :) Masa takvimimde yarışlar işaretli bile.
Korkunç bir yağmur başlamak üzere... Vaooov gece gibi oldu her yer...

Wednesday, August 23, 2006

Geliyor!!!



Tarih tekkerrürden ibaret diyen şahsiyetlerin bunları belirli deneyimlere dayanarak söyledikleri gayet ortada! Ama bunu kendim deneyimleyince ayrı bir zevk aldım!

Bundan bir sene önce yazdığım bir olay gerçekleşti. O zaman farklı bir durumda gerçekleşmesi söz konusu olan olay ("17 yaşında bir oğlum mu oluyor ne???" demiştim o zaman! http://wordofburcu.blogspot.com/2005_08_01_wordofburcu_archive.html, bugun saçma OSS sonuçları ile netleşmiş oldu!!!

Evet 8 sene sonra kardeşimle tekrar birlikte yaşamaya başlıyoruz! Kendisi makina mühendisi olmaya geliyor da :) Haber verdiğim tüm arkadaşlarımda ama belli ama belirsiz aynı tepki "Hayırlı olsun ama senin için ne kadar hayırlı olacak göreceğiz :)" ve ardından görmesem de hissettiğim, telefonda konuşuyorsak duyduğum pis bir sırıtış :)

Heyecanlı bir durum tabi ama birlikte yaşamayı da unuttuk biraz sanki. Ben üniversite için o da lise için evden ayrıldı, ancak tatillerde bir araya geldik ve her seferinde daha bir Sylvester & Tweety hallerine yaklaştık!

Gelen yorumlarla eğlendim durdum gün boyunca.
Bunlardan Özgür'ün eğlenceli ve gerçeklik dolu e-mail'ine bayıldım (direkt copy paste ile):



"AA supermis yaa!! cocugun zaten zeki oldugu belliydi. Bundan sonra muhtemelen hayatinda degisecekler: konserve kapagi acmayacaksin, 19 litrelik damacana sulari kaldirmiycan, patlayan ampulleri degistirmiycen, geceleri metal ve ahsap genlesmesinden tirsmiycan, takilan dvd player ile ugrasmiycan, iki kati temizlik yapican, iki kati camasir ve iki kati bulasik yikiycan, kiz arkadasiyla o evdeyken sen kalacak baska biyer arayacan, geceleri sıkılınca telefonla melis'i aramiycan, sorumluluklari olan bir abla olarak biraz daha az sulu bir hayat yasiycan :)"

İşte böyle bir durumlar... Ben tabi olayın işime gelen tarafını düşünmeyi seviyorum ki bu da Burak'a nasıl bir oda düzenlesem, nerelere gideriz, nasıl tatile çıkarız vs. gibi kısımları...

Neyse yaşıcaz ve görücez, çok da eğlenicez sanki :)

Saturday, August 19, 2006

Raul Midon...

Birisi dinletmişti bunu bana... Kendi yaptıklarının dışında...
Sonra unuttum bile yerini. Sadece çok beğendiğim kalmıştı aklımda...
I-tunes başındayken birden bu şarkı geldi aklıma ama hatırlayamadım işte..
Sonra şarkı yüklemeye başladım telefonuma ve kendi kendine ilk bu şarkı sobe dedi :)
İyi ki de gelmiş... Tam bunu yazarken de olduğu gibi sürekli bu şarkı çalmakta arka planda ...



Meraklısına:
http://www.raulmidon.com/music/lyrics/index.php?lid=if0you

Tuesday, August 15, 2006

Gördüm...

bu kapılara kimlerin elleri, hangi amaçla vurmuştu kim bilir? kimlerin yolu gözlenmişti bu pencereden acaba?

bu sokakları bir de ondan dinlesem neler görürdüm şimdi kaçırdığım

farklı iklim, şehir ve dillerden kaç konuk ağırladı acaba bu renkler...


bembeyaz lavanta kokan yastıkları da var mıydı?...
annemi çok yakıştırdım buraya...

"Fesleğen Hanım'ın Alaçatı Düşleri..."

nazar değmesin mi yoksa buraya...

parça parça duran herşey keşke bu kadar güzel olsa...
narin kırmızı, güzel kırmızı, hanım hanımcık kırmızı...