
Friday, June 16, 2006
Özdeşleşme...

Monday, May 29, 2006
Sunday, May 21, 2006
Unutmadan...
Monday, May 15, 2006
Bir tane daha geçti...



Pazar gününe kendimce krep çalışmaları ile başladım. Çok uzun zamandır yapmadığım için ölçü konusunda biraz bocaladım sanki ama bu "göz kararı" denen şey sağ olsun :) Buarada çilekler birden kendilerini Nutella üzerine oturmuş bulunca ortaya kahvaltının geneline hakim olan bir görüntü ve ilk misafircilik oyununda şayet katılımcılar ağırlıkla kadınlardan oluşuyorsa hazırlanacak mini bir tatlı çıkmış oldu! (Burcu kısa cümlelerle yaz lütfen!!! Tmm...)

Sonra Bebek'e uzanan hafif bir yürüyüş... Yürürken balık ekmek kokusunu beyne kodlayış (ki sevmem de!!!) ... Mangerie'de Melis ve Merve'yi sobeleyiş... Alışkanlıktan Türk kahvesi içiş...
Buna daha sevimli birşey söyleyebilir miyiz acaba? Yani böyle hastalıklı bir durum gibi geliyor kulağa... Mesela "bebeklik saçım çıkmış ya da aaaa ilk saçlarım gelmiş yine" gibi....
Kahvenin telvesi fazla olunca insan üzerinde yukarıdaki etkileri uyandırabiliyor... İçilen her fazla telve, eksilen kısmet, önü kesilen yol, kuşların ayaklarıyla tuttuğu zarfı düşürmesine sebep olabilir!!! Falcıları görelim lütfen :)
İki sağ iki de sol yürüyoruz ve zihnimdeki balık ekmek kodları canlanıveriyor!!! Uzun zamandır yediğim en keyifli yemekti. Bebek BP karşısındaki bu tekne. İçindekiler de nasıl mütevazi ve nasıl Bebek gibi saçma bir alış-veriş ortamında olduklarının farkında değil... İnsanların gık demeden ödeyebileceği rakamların ne kadar altında satış yapıp para kazanmaya çalıştıklarının hiç bilincinde olmadan fiyatı söylerken utanıyor bile sanki bir tanesi... Neyse...
Özetle bir annler günü de böyle geçti işte...!
*****************************************
Buarada geçen haftadan kalan, başlı başına konu olmayacak ama bir o kadar da hoşuma giden bir başka durum daha: Perşembe günü Şuleciğim'i beklerken Remzi'ye girdim ve bir Jamie Oliver kitabıyla vakit geçirmeye başladım hatta abartıp daldım gittim. Buarada yerde oturan aşağıdaki yavrucuğu gördüm ki acayip hoşuma gitti. Rafların arasında yere çökmüş, elinde bir İngilizce çizgi manga, annesi "Egeeee, Egeee" diyip onu ararken dünya umrunda değil kitap okuyor. Sonra şu konuşma gerçekleşiyor:
A: Ben sana onları burada oku diye mi alıyorum???(ne alakası varsa!!)
E: Ama anne çok heycanlııııııııı :(
A: Sen bu 2. yi okumamış mıydın daha önce?
E: Hayır anne! 1,2,3,4,5,6,7 sonra yine 1 oluyor ya bunlardaaaa!!
Ege ve annesi kasaya doğru ilerlerken ben çaktırmadan ne okuyor diye bakıyorum. " ........ and the Ball". Kalmadı aklımda işte ne yapayım? Ama Ege'ye bayıldım da bayıldım :)
Wednesday, May 10, 2006
Post-it

ya daaaa
"a rock falls on an egg, pooooorrr egg.
An egg, falls on a rock, poooooorrr egg"
Sabah çoook erken uyandım, day dreaming modu ve gerçek hayat arasında jöle kıvamında bir duvarın kenarındayım... Diğer tarafı görüyorum, zaman zaman elimi uzatıyorum, hoşuma da gidiyor aslında. Ama duvarın diğer tarafındaki gerçeklikten de kopmuyorum. Mesela hava daha da sıcak olmaya başladı, hissediyorum...
Monday, May 08, 2006
Çınar
"Hamile misin?" nasıl yani? ( ne saçma soruysa!)5 ay sonra...
Söz bak doğumdan sonra kusana kadar sosisli yicez :)
4 ay daha sonra...
"6 Mayıs mı? Tamam, anlaşıldı."
2005, 6 Mayıs sabahı!
Odada beklerken ne yapılır ki? İyi gözüküyor ama numara mı yapıyor acaba?
Doğuma girebilecek miyim acaba gerçekten? Makinayla bu an için bekliyorum aylardır!
Ups! Doktor buysa şayet bunu sormak bile "bişey" ister!
Ay şu çikolatalardan mı yesem acaba!!!
Aaaaaaaaaaaaaaa....
Öğlene doğru...
Ay ayayayyyyyyy! İşte bizim oğlan. Çınar! İsmi ve doğum tarihiyle tesedüfler ve yakınlıklar çocuğu teyzesi için!
Doğuma girseydim sanırım önce Çiğdem sonra da ben sedyeyle çıkardım odadan!
Bu çok komik ve çok küçük ama!!!
Allah aşkına abartmayın! Çocuğun kulak memesi ve burnunun ucunun kime benzediği hiçbir şekilde anlaşılmıyor henüz!
6 Mayıs 2006 Cumartesi...
Mother Care de alışveriş yapmanın dayanılmaz zevki :)
Bayılıyorum buraya. Herşey minyatür ve müşteriler çok eğlenceli, anektodların eşi benzeri yok!
- "Oğlum parmağın ayakkabıya değiyor mu?"
- Koca gözlükleriyle önce sessizce eğiliyor, sonra işaret parmağını ayakkabının burnunun ucuna değdiriyor ve cevabı yapıştırıyor ufak adam "evet babaaaa görmüyo musun yaaaaa değiyo işte!!!!"
Mağaza görevlisinin havaya sıktığı şeker kokulu bir sprey ile dağınık saçlı bir velet şeker krizine giriyor! Eminim mağazadan çıkıp direkt Bahar Pastanesi'ne girdiler :)
Çılgın bir "1 yaş" partisi!
Restorana girmemizle çıkmamız bir oluyor çünkü Çınar Bey kakasını buraya saklıyor!
Evet şeref konukları birbir teşrif ediyorlar:
2 yaşında Ezgi, 3 yaşında Ali Sefa, 6 yaşında Berre, Elif, Ceren... derken ortamdaki hareket ve ses hızla artıyor!

Bir ara kendimi Ezgi ile bir odada saçlarımız açıp dans ederken, bir ara Çınar'la dışarda çimenlerin üstünde buluyorum.
Pastanın üzerindeki kelebek ve çiçeklerin kavga çıkmadan paylaşımını sağlamaya çalışıyor, Çınar'a aldığım müzikli kitabı her çocuk ile en az 3er kez okuyorum...
"Winnie'nin Ninnileri" amma da prim yapıyor!!!
Akşam oluyor, hepimizin pestili çıkıyor... Ama Çınar da ses yok! Hala ayakta, hala tüm oyuncaklar havada uçuşuyor!
Şansın, sağlığın ve huzurun çok olsun...
Saturday, May 06, 2006
Koltuk köşesi Livingetc. keyfi...

Livingetc. nin mayıs sayısında gördüğüm bu fotoğraf bana kendi çocukluğumu ve kardeşimin mutfak hallerini hatırlattı. Burak'ın en büyük zevklerinden birisi (ya da annemin Burak'ı göz önünde tutma yöntemlerinden biri mi demeli acaba?) annem mutfaktayken tüm tencere, tava, kaşık, kapak ne varsa birbirine vurmak ya da bunlarla etnik, özgün, fusion vs. müzik yapmaktı! Bu karede ben neredeyim peki? Zaman zaman mutfak kapısına uğrayarak ya da içeriden gelecek sesi bekleyerek vakit geçiren bir Burcu. Neyi mi bekliyorum? Zeytinyağı şişelerinin devrilmesini :) Akşam olayların şiddeti, Burak'ın vukuatları ve annemin sinirlenme kat sayısına göre babaya verilen rapor...
Monday, May 01, 2006
Bu yazının bir başlığı olmazsa ne olur sanki!!!
Liman manzarasını özlemişim, tanıdıkları görmeyi, ayak üstü kısa update ler almayı da...
....
En son ne zaman gitmiştim?? Sanırım MayFest... Seviyorum May Fest'leri.
Kep töreni de çok keyifliydi...İş yerinden "Afferim küçük Burcu'ya" tezahüratlari ve eğlencesine taktığım kebim ve çıktıktan sonra gidip 5 seneyi kapattığım...
....
Karanlık bir odaya girdik daha da karanlık bir koridordan geçerek...
Kocaman bir odada yüzlerce bilmediğim insan...
İlkokuldayken "Bana Şans Dile" isimli bir dizi vardi, Naziler, Yahudiler, savaş vs., oradaki toplama kampı sahnelerine benzettim... Ayy ne ağlardık annemle! Buarada illaki birşeylerle benzetmek zorunda mıydım bilmiyorum... Boşver.
Beklerken daha çok gülümseyen bir ifade takınan yüzler biraz tedirgin olmuştu sanki...
Salonun neresinde olduğumuzu dahi tahmin edemiyordum..
Bu kadar çok insanla bu kadar yakın mesafede olmaktan da pek hoşlanmıyordum ya...
Tavan görünümlü bu eğri büğrü şey ne kadar da alçak böyle...
....Derinden bir müzik sesi gelmeye başladı, perküsyon daha da kendini hissettirir oldu...
Birden üzerimizdeki tavan köşelerden ışıklarla aydınlanmaya başladı... Buzlu cam etkisi.. Hiçbirşey net değil... Aklında tamamlıyorsun herşeyi.. Yapmak istersen tabi...
Silüetler... Karanlık.. Evet bu bir erkek... Peki sağdan sola inanılmaz bir hızda geçen şey de ne böyle!!!
Bu dalgalar sis ya da yavaş yavaş yayılan ince bir su tabakası???
İzlesene işte!
Peki neden çığlık atıyorlar ve daha ne kadar yaklaşacaklar???
Bu damlalar da ne şimdi! Yavaş yavaş her yeri kapladı... Yine kapkaranlık olmaya başladı!
Bu nasıl bir görüntü yaaaaaaaaa? Heryer rengarenk beneklerle dolu ve tavan dalgalanıyor... Gökyüzüne bakan Küçük Prens ve Prensesler dünyasına hoş geldiniz!
Hey! Şimdi de küçük küçük oyuncaklar atıyorlar. Kurbağa, şemsiye, uçak... Gölgelerinden anlıyorum, konfetiler, balonlar ve ortaya doğru yuvarlanan toplar, evet sanırım top bunlar!!!
Veeeeeeeeeeee... Pattttttt! diye hemen sağ tarafıma başaşağı düşen birtanesi... Ve diğerleri de ani birer hareketle büyük kitleler halinde yırtıp alıyorlar az önce Burcu Harikalar Diyarında'yı yaşatan o tavanı... Büyük yırtılmayla birlikte o ana kadar tepemizde biriken herşey üstümüze boca oluyor :)
Sallanıyorlar, ıslanıyorlar, sağdan sola, çarpacak gibi...
İçlerinden birtanesi birden arkamdan yaklaşıp İspanyolca birşeyler söylüyor!
Harfler aynı ama kelime olunca yine de anlaşamıyoruz.. Benim harflerim birleşince İngilizce oluyor!
Kelimeler havada çarpışıyor, kulağıma birşeyler söylüyor, az önce deli gibi suyun altında kaldıkları için ıslanan saçları yanağıma değiyor.
Niye duymaya çalışıyorum ki zaten anlamıyorum! Bu da olayın bir parçası olmalı... Uçak gibi, balonlar gibi, güzel kokulu sis gibi, konfetiler ve su damlaları gibi...

Çıkarken cebimde uçak ... Ha ha bukadar sene sonra bir küçük uçağım oldu, sarı.
....
Karar verdim birkez daha:
Sabahları işe gitmeden önce mutfak masamda kaşarlı simit, elma suyu ve radyodan gelen müzik...
İşte bunu çok seviyorum...
Ups! Akşam gazeteleri toplarken yere düşen şey uçakmış! Gel bakalım sen buraya! Buzdolabının kapağında sana da bir yer bulalım hemen....
Friday, April 28, 2006
Monday, April 24, 2006
Toparlanmalar...
Herşeyin bir zamanı var...
İstediklerimi değil, yaşamaya hazır olduklarımı çekiyorsam gerçekten hayatıma bakalım daha ne sürprizler var???
Ufak bir mola... Biriktiriyorum...
Friday, April 07, 2006
.....'de Bir Evdeyiz...
Aydınlık bir giriş ve ferah bir esinti karşılıyor bizi... Anlamaya çalışıyoruz; camlardan giren hafif rüzgar ile yeni kesilmiş çimen kokusunu andıran bir koku, Burcu'nun biz gelmeden hemen önce pişirdiği muffinlerin ve filtre kahvenin kokusu ile birlikte dolaşmakta... Henüz bir sene olmuş buraya taşınalı... Şehrin kargaşasından ve gürültüsünden bunalan prototiplerden olmasalar da bir değişiklik yapma, bulundukları mekanda istedikleri değişikliği yapmanın heyecanı ve en önemlisi Deniz ve Derin'i duvarlar arasına kapatmanın haksızlık olacağı düşüncesi getirmiş onları buraya...
Ev yapısal olarak büyük değişiklikler gerektirmediği için tüm enerjilerini dekoratif eşya, aksesuar ve bahçe düzenlemelerine harcama şansını bulmuşlar. "Bu gerçekten bir şanstı" diyor Burcu: "Evi moloz yığınları, naylon örtüler altında görme fikri oldukça korkutmuştu beni ama aklımızdaki planları gerçekleştirmeye başlayınca bunlara zaten gerek de olmadığını gördük. İşin eğlenceli tarafını nasıl daha keyifli hale getirebilirize gelmişti durum :)"
Üç katlı bu evde giriş orta kattan, bu katta bir yaşam odası, Derin ve Deniz in odaları bulunuyor. Alt kata uzanan merdiven tahtaları beyaza boyanmış ve keyifli bir nostaljik hava katıyor. Alt katta ön cepheyle buluşan üç oda karşılıyor bizi. "Evin en keyif aldığım katı bu" diyor Burcu. Mutfak başlı başına bir yaşam alanı. Tam ortada Corian malzemeden bir ada ünitesi bulunuyor. Bu iki metrelik devasa adada herkesin kendine özel bir köşesi var. "Deniz ve Derin bu masada ödevlerini yaparken onlara kurabiye yapmak, akşam yemekte biraraya gelmeden önce salatanın son rötuşlarını tamamlamak ya da kalabalık yemekler sonrasında kızlarla buraya oturup sohbet etmek mutfağımı daha çok sevmeme sebep oluyor" diyor Burcu. Mutfak zemini geleneksel Kütahya çinisinden karolarla döşenmiş. Hakim renk krem, siyah ve beyaz. Mutfağın en güzel yanlarından birisi de bahçeye geçiş veren boylu boyunca cam cephe... Mutfak araç ve gereçleri IKEA ve yurtdışına seyahatlerinde akıl çelen bazı semt pazarlarından. Zeytin ağacından yemek masası ve masayı uzunlamasına ortalayan aydınlatma vintage bir görüntü yaratmış. Mutfak dolabı üzerinde Deniz ve Derin'in yemek çalışmaları ile ilgili fotoğrafları da görülmeye değer. Buarada Burcu'nun anne tarifi kahveli çikolatalı cookie'leri ile rozbif, hardal ve marullardan oluşan krep dürümleri tek kelimeyle harikaydı.
Bu kattaki diğer bir oda da arkadaş toplantıları ve film seansları için en sevilen. Yine bahçeye geçiş veren yüksek kapılar ve yere kadar uzanan beyaz ve haki yeşil ince tül perdeler... Burcu perdeleri annesiyle dikmiş, perde kumaşları perşembe pazarından, perde ucundaki pul
çalışmaları da Derin ile yapılmış. Odanın bir duvarı tamamiyle gül kurusu renkte ve dalgalı bir boyama yapılmış. Gül kurusu bir gökyüzü ifadesi. Duvardaki motifler Burcu'nun bir dekorasyon dergisinde görüp kendi duvarı için kolları sıvamasıyla oluşmuş. Duvarı boydan boya kaplayan L oturma grubu haki, krem ve gri reklerde ve iki yardımcı sehpa ile destekleniyor. Ortadaki sehpa Conran da gördükleri ama getirtmektense biraz daha kişisel dokunuşlarla benzerini yaptırdıkları işlevsel bir ünite.
Duvardaki plazma ve hemen altındaki alçak ama boylamasına duvardan duvara uzanan büfe mekandan tasarrufu sağlamış. Deri gazetelik ve dinlendirici ışığı sebebiyle özellikle tercih edilen ayaklı aydınlatma odanın bütünleyici parçaları. Kalabalık günlerin kurtarıcısı mor ve bitter kahve kadife küçük koltuklar Habitat'tan. Yastıklar da bu bölümde en sevilen parçalardan.Bahçenin küçük bir bölümü taş kaplamayken geri kalan kısım çim. Bahçenin en değerli köşesi çocuklar tarafından yapılan minik süs havuzu. Kazı çalışmaları Deniz tarafından yürütülürken havuzun kenarlarındaki çakıl taşları ile süsleme işleri Derin'den. Turuncu ve beyaz iki japon balığı keyifle salınıp duruyor havuzda. Bahçe mobilyaları Park Antik'ten. Burcu bu sonbaharda burayı aynı zamanda kış bahçesi olarak da kullanmak istiyor.
Giriş katı olan üst kat çocuklara adanmış olsa da Burcu burada kendileri içinde bir hobi&çalışma odası yaratmayı ihmal etmemiş. Doğal ışık ile aydınlanma fırsatı olan bu odada kitap ve CD ler için raflar Burcu'nun babasının eseri. Akça ağaçtan geniş çalışma masası üniversite dönemlerinden hatıra. Odadaki Bang & Olufsen BeoSound 9000 CD player büyükler için en keyifli oyuncak. Herkesin hobisiyle ilgili özel malzeme ve parçaları düzenli bir şekilde saklayacağı çekmece, mini kutular yine Mudo'dan.
Kattaki sessizlik Deniz ve Derin'in sınırlarına girmeye başladığınız anda bozuluyor. Deniz'in
odasında tavanda asılı duran uçak maketi ve duvarlardaki bulut figurleri dinginliği çağrıştırıken, odanın tam ortasında duran mini bateri takımı Deniz başına geçtiği anda bu sessizliği kovalıyor. Deniz'in yaratıcı çalışmaları sırasında Derin'in sığınağı nane yeşili tonlarda boyalı odası. Burcu bu odanın basmakalıp bir şekilde pembe, mor renklerden olabildiğince uzak olmasını istemiş. Çizimini Burcu'nun yaptığı duvardaki çiçek figürü üzerindeki minik ışıltılı taşlar Derin'in eseri. Eskitilmiş havası verilen beyaz yatak mobilyası başında asılı duran minik yıldızlı aydınlatmalar da odanın favori parçası. Burcu'nun bu katta en sevdiği bölüm koridorda duvara monte duran ve yerden bel hizasına kadar çıkan kara tahta... Deniz ve Derin'in emekleme günleri ile başladıkları yaratıcı çalışmalarına evsahipliği yapan tahta...En üst kat ebeveyn katı olarak dizayn edilmiş. Yatak odasında kullanılan duvar kağıtları Cole and Son'dan. Yatak Burcu'nun çizimi, üzerindeki örtü ise ananesinden tarihi bir Romanya işi. Yatak başlarında bulunan aydınlatma üniteleri köşedeki ayaklı lamba odada uyumu ve sadeleği destekler nitelikte. Giyinme odasındaki raf sistemi işlevselliği maksimum düzeye çıkarmış. Odada balkona açılan kapıyı örten perdeler Gökçeada'dan. Balkondaki çiçekler, bahçedeki bitkiler gibi Sapanca yolu üzerindeki seralardan, saksılar da el boyaması ve parmak baskısı. Bu kattaki banyo bir anlamda meditasyon mekanı gibi. Çapraz tavan altında yer alan küvetin üzerindeki camdan giren ışık ve Defne Koz imzalı buzlu camdan duvar seramikleri, beyaza boyanan tahta zemin ile aydınlık bir hava yaratıyor. Banyo mobilyalarının seçiminde yine işlevsellik göz önünde bulundurulmuş. Bu kattaki en zıpır eşya ise hediye olarak gelen mini kırmızı buz dolabı. Su şişeleri, diet colalar ve bir iki yeşil elmalık nüfusu ile o katın hakimi (Nutella kavanozundan kimseye bahsetmeyeceğimize söz verdik :)...
Monday, April 03, 2006
Sadece 21 gram...

"They say we all lose 21 grams at the exact moment of our death...
everyone...
The weight of stack of nickles, the weight of a chocolate bar, the weight of a hummingbird..."
Tüm yaşadıklarımızı, gerçekleşen ya da gerçekleştirmeye fırsat bulamadığımız planlarımızı, korkularımızı, hayal kırıklıklarımızı, sevinçlerimizi, heyecanlanmalarımızı, aklımızda kalan tüm renk ve sesleri sadece "21 gram" olacak şekilde yanımıza alıp gittiğimiz doğruysa gerçekten:
- Sadece 21 gramlık mı sevmeliyiz?
- Hayallerimiz 21 gramı aşmamalı mı?
- Üzüntülerimiz sonuçta bir çikolata barından ağır olamayacaksa bu kadar aklımızda büyütmeye gerek var mı?
vs vs.... Ne saçma... Çok sevmeli, çok heyecanlanmalı, çok hayal kurmalı, çok korkmalı, yeri geldiğinde çok üzülmeli, ağlamalı, çok gülmeli, eğlenmeli, planlar yapmalı... Ama "son"da elimizde kalacak 21 grama bu "çok"ların özetlerini, en konsantre ve yalın hallerini koymalı da gitmeli...
"Amores Perros" tadında... Müge'nin deyimiyle izlenildikten sonra bir lunaparka kapak atılacaksa, başından sabredilecekse kaçırılmaması gereken bir film demiyorum... Çünkü tahminimce yine dünya izledi "ben" kaçırdım...
Wednesday, March 29, 2006
Gözleri açık hayal kuranlar ve sürpriz paketlere koyanlardan mısınız????
????????????????????
“Would you like some cashew?” diyerek yanımda oturan ve hemen iki saniye sonra Taylandlı bir gezgin olduğunu öğrendiğim sıska adama elimdeki paketi uzatıyorum ye de yollarda bitap olma dercesine! Cashew ne yahu??? Bildiğim yamru yumru fıstık işte!!! Peki bu adam kim? Niye uçaktayım? Ha haa hem de en sevdiğim yer "pervane üstü" burası! Istanbul’a mı dönüyorum? Istanbul’a 3,5 saat uzak neredeyim? Dünya haritası gözümün önüne gelse ne fayda, haritada uzaklıklar iki parmak, 3 karış misali! Londra, Amsterdam, Paris??? Niye Arapça tadında anonslar dönüyor? Aynı dudak açısıyla gülen bu hostes kızlar ve servis ettikleri sıcak ıslak mendillere ne demeli peki??? Dünyada bir salgın mı çıktı ve biz de safe zone a giden ve gitmeden önce sterilize edilen şanslı azınlık mıyız?

Hımmmm...... dediğim anlarda anla ki ardından uzun/kısa birşeyler düşünmeye, hatırlamaya başlamak için hazırlık yapıyorum... Panik yapmaya gerek yok, kulaklığımı takip, önümdeki ekrandan Moby “I like It” e takılarak gözlerimi kapıyorum... Açtığımda belki herşey alıştığım düzende olur diye... Yoksa????
Bir havaalanı ama çok yabancı, geleneksel Arap kıyafetli görevliye doğru ilerliyorum. “You’ve 96 hours
in Dubai Madam.” Peki tamam. Öyle diyorsan öyledir. Hava İstanbul’a göre daha sıcak. Valizle ilerliyorum, hangi kapıdan çıkmalı acaba? Ta taaa.. Tam karşımdaki en büyük kapı... Kapının arkasında bir tanıdğını görmek için bekleyen onlarca koyu renkli adam, bana bakmıyorlar belki ama hepsinin gözlerini üstümde hissediyorum. Beni gözleyen biri var mı peki??? 
Elimdeki bu kağıtlar? Gideceğim yerin haritası, krokisi, adres??? Ne kadar çok bilmediğim şey var böyle, ben ne yapıyorum böyle? “Bir de sen kendine yeni sorular çıkarma Burcu” deyip devam ediyorum. Evet elimdekiler, bilmediğim bu yerde garip bir şekilde “çok tanıdık” gelen bir yere götürecek beni... Ve çok kısa bir süre sonra bilmediğim ama yine “çok tanıdık gelen bir ses”... Rahatlıyorum....
Hımmmm...
Uyanıyorum... Yine tanıdık ve tedirgin etmeyen bir yer... Açık balkon kapısından giren rüzgar ince ketenden lacivert perdeleri uçuşturuyor ve perdelerin gitarın tellerine uzanışını seyrediyorum ve sonrasında da çıkan sesleri dinliyorum. Balkon kenarında duran çiçek ne tanıdık!!! Acaba birşeyler yapılabilir mi onun için? Ya da o böyle olduğu için mi balkon daha anlamlı? Dışarı çıkıyorum, sıcak, ama özlemişim bunu hissetmeyi...
Hintli bir taksici... Dirhemim olmadığı için azarlıyor neredeyse beni!!! Dirhem ne yahu!!!! Biliyorum
biliyorum ama hazırlıksız yakalanıyorum o anda! Dört saat belki daha fazla vakit gecirecegim mall’a atıyorum kendimi ve bir define
avındaymışcasına bana verilen direktiflere göre dolarları dirhem, dirhemleri taksici sakinleştirme boncuklarına döndüreceğim biryer arıyorum telaşla... Ufff bunu da hallettik... Ilk izlenim: “Mall’lar ve yollar” dan oluşan bu şehirde bir de binlerce “onlardan ve bunlardan “ var. Acaba “onlar” da “yabancı mı benim gibi”
yoksa “çoktan buralı olup da benim yabancı bakışlarımı yakalayanlardan mı?”.. Ne önemi var? Yürüyorum, izliyorum, elimde neyse ki kameram var. Herşeyin resmini çekmek istiyorum... Sonunda yan yana dizdiğimde anlamlı bir bütün çıkacak eminim ve neler olduğu hakkında bir fikrim olacak...Dekorasyon mağazalarında kayboluyorum her zaman ki gibi... “Her zamanki gibi mi???” Ben bilmediğim yerlerde mağazalarda kaybolmayı da seviyorum demek ki!! Her alanda kendim yaşadığımı hayal ediyorum... Yoruluyorum.... Cevizli ve her kıvrımında muhteşem sosunu bana sürpriz yaparcasına saklayan bir cinnamon roll ve kahve ile mall’un ortasında bir yere oturuyorum ve insanları izlemeye başlıyorum... Anlıyorum anlıyoruuummm....


Minik tahta toplar.. Karpuza en yakın kokuya bulanmış, yüzlerce mum içinde birtek karpuz yok!!! Kokuyu algılayan sinir hücrelerim motorsikletlerine binip hızla beynime doğru giderken onlara ufak bir tuzak kuruyorum ve aklımdaki karpuz tadı ve kokusunu sakladığım odaya yönlendiriyorum onları! Ve zafer benim tabiki de J Toplar kare tahta tabakta dengeli bir
bütünlükte... Bu da olayin bir parçası olmalı... Tadını çıkarıyorum...Gece çok uzun seneler öncesinden bir kucaklama, soul mate, sister from Egypt, belindeki dövmesi sebebiyle “my shining sun”... Adını telaffuz edemediğim şeylerin tadını algılarken yüzlerce cümle kuruyoruz... Saate ne bundan peki? Neden bizi kıskanıyormuşçasına geçiyor? Biryerlere dönmemiz mi gerekiyor? Evet dönme kısmını sevdim... Kalaylanmış hummer jeep ler, boğaz dolaylarında gezinmesi daha birkaç sene sürecek olan lüks arabalar, işyerinde gün içinde mailbox ınıza gelebilecek ve “bunun içinde olup şuraya buraya gitmenin hayalini kurun” diyip gözümüze sokulan ve hayaller kurduran yatların, beyaz ve her seferinde “temiz mi acaba” diye göz ucuyla kontrol ettiğim kıyafetleri ile sen ben yaşlardakilerin arasından geçip dönüyoruz...
Sanki eskisi kadar vurgulu bir hımmmm değil... Olaylar biraz daha netleşiyor....
Balkon! Ha ha biliyorum ben burayı... Pancake ler tadı ve kokusu dışında zaten çok tanıdık... Sadeyken tuzlu ve tatlı arasında gidip gelen bu tadı seviyorum. Beynimle oyun oynarcasına. Ben tam “evet bu tatlı” derken beliren o hafif tuzlu his “ha ha değilim ki değilim kiiiiiii J” diyor. Upuzun yollardan sonra kocaman mall’lara uzanan başka bir zaman dilimine geçiyorum. Burası çok keyifli. “Bir adımda Çinli bir balıkçı kız ve hemen iki adım ötede de Pers prensesi olmaca” oynuyorum kendimce. Tavanlar cok güzel burada, bir de post-modern atlar, Andy Warhol’un atı mı bu yoksa :)Markete giriyorum... Seviyorum marketleri, üzerinde Türkçe yazan şeyleri görünce kabarıyorum saçma şekilde, sonra “Labanehhhh” i görüyorum gülüyorum... Ağır bir koku var... Janti bir adam tüm havasıyla tütsü dumanı altında parfümler karıştırıyor!! İşte tüm bu olay örgüsüne yakışan büyücü de burası olmalı...
Peki günün bana kazandırdığı: Karamelli patlamış mısırı tahta kaselerle mikro dalga fırına koyarsan, koltuğun üzerinde keyif yapmaya hazırlanırken ellerin ve dizlerin yanabilir. Ama kasenin dibine çöken karamel tortusunun tadı en çok “Corpse Bride” izlerken ve yanında dalgalarla mücadele edecek olan bir süper kahraman varken çıkmaktadır...
Dalgalar ve süper kahraman mı??? Hadi bakalım şimdi!!!!
Ayaklarım suyun içinde, gözlerim kamaşıyor ve inceden inceye yanıyorum. Ne komik ki bildik şeyler
yapmak istiyorum bunca farklı ve yabancılık içinde. Mesela havuç kremimi sürmek istiyorum, ya da sırt üstü denize uzanıp beni dalgalara, balıklara, yosunlara yem etmeden başka bilinmedik bir yere götürmelerini... Çok tuzlu... Denize bakıyorum, çok dalgalı... Dalgalardan ürkmüşümdür kendimi bildim bileli, eğlenceden çok tedirginlik verir bana ama bir süper kahraman var, asli görevi sihirli ve çok fonksiyonlu şort mayosuyla dünyayı istila edecek gibi sahili ve arada insanları döven bu dalgaları uzaklaştırmak, kılıcıyla dalgaları kesmek olan... Devam o halde....Ne “Hımmmm” ı Burcu, belli ki çok keyifli... Ups! Dişlerimin arasında gezen bu kum tanecikleri de ne böyle şimdi!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Başka bir geleneksel kıyafetli adam (bunun bir adı olmalı), cool güneş gözlükleri ile direksiyonda. Yanında bayram ziyaretlerinde arabanın önüne oturan yaşlı amca tadında bir adam, bir ön sırada şempanze gibi arabanın tavanına asılmış Singapurlu bir teyze ve eşi ve benden daha az yabancı ama bir o kadar da eğlenceli biri...

Bu ne demek oluyor şimdi? Dalgalar, süper kahraman, havuç kremi???? Bildiğin çöl burası yahu!!! Vayyyy :) Önlü arkalı jeep ler, kumdaki lastik izleri, 60-70 derece eğimle kum tepelerinden hızla inişler, kuma saplananlar, çöl
korsanı havasında kasklı atv grupları... Film bir yerde kopmuş olmalı!!! Boşver, deve ne cici di mi? Deve mi????????????? Adamın deveyi hareket ettirişi sırasında çıkardığı seslere ne demeli? “Hırrrrrrr, tıssss, rrrrrrrrr”. Olmuyor işte yaaaa! Benimle konuşmuyor!!!! 
Dur Burcu sakin sakin....
Tamam sakin ama elimi sıkan ve “hoşgeldiniz” diyen bu cüce de ne şimdi yaaaa? Ağlasam mı acaba? Yok daha değil sanırım. Etrafta tanıdık birileri olmalı! Burada söylenebilecek en saçma şey! Bi dakka. Bu pancake ustası, dalgaları mahveden süper kahraman!!! İyi de o niye bu kıyafetlerin içinde yaaaaaaaaaa!!!! Yok yok şimdi telefonumun alarmı çalacak ve ben de uyanıcam! Çok rüzgarlı, dansöz kızın saçları uçuşuyor... İyi ki de uçuşuyor, çünkü o saçlar uçuşup yaptığı anlamsız hareketleri gizledikçe neredeyse bildiğim göbek dansını unutturacak hareketlerine daha az maruz kalmış olunuyor! Peki insanlar neden bana bakıyor ve bu kız neden şuanda tam karşımda?????????? Burası çöldeki kamp alanının tam ortasındaki dans alanının ortası olabilir mi? Peki ben karnımı nasıl dalgalandırıyorum böyle, bu benim kızlarla aramızda zaman zaman yapıp eğlendiğimiz birşeydi! Peki kızlar nerede??? Sol omzumdan dirseğime uzanan güzel kokan bir henna... Çöl, çadırın bambu duvarlarına dayadığım sırtım ve “yabancı olmayan” bir görüntü daha...

Aynı taksici!!!!! Bu sefer dirhemim var diyorum gururla!!! Sohbet ediyoruz yol boyunca... Yolun boyu neyse ki önce tanıdık bir yere uzanıyor... Niye bu yolları çok iyi biliyormuşum gibi hissediyorum!!! Tabelalardaki uçak resimlerini takip ettiğimize göre “dönüyorum”... Tanıdık sesi beynime kodluyorum en ufak vurgusuna kadar... 96 saatin bitmesine az bir süre kala pasaporttaki kadının ellerindeki muhteşem henna ya takılıyorum... Ben onun ellerindeki hennayı hayranlıkla izlerken o da “bu ülkeye geldiniz, çok iyi vakit geçirdiniz hadi şimdi uçakta hayalini kurmaya devam edin, nasıl olsa uyanmaya az kaldı” işlemlerini yapıyor kendi çapında...
İstanbul’da hafif serin ve yağmurlu bir Cumartesi akşamı... Çok mu uyudum ne? Ne kadar akıcı ve uzun sürdü gördüklerim, ruhen ve bedenen yorgunum resmen... Ama bir okadar da keyifli ve huzurlu... Bi dakka hissettigim bu güneş yanığı, sol kolumdaki upuzun çiçek şeklindeki kına ve cebimdeki bu online boarding ticket da ne böyle???

Yoksa... Tüm bunlar olurken gözlerim sandığım gibi kapalı değil miymiş sayın seyirciler..? Sen ne diyorsun peki bu duruma??? En çok bunu merak ediyorum...
Wednesday, March 15, 2006
Adrenalin ölçümünde birim neydi acaba????
Kabullendim ben bu durumu!
Ya da en azından dışarıdan öyle gözüküyor :)
Bunun da bir çaresine bakıyorum kendi yöntemlerimle...
Yalnız şöyle bir itiraf var ki; zaman kavramım, zihin ve duygular arasında olması gereken denge (aslında olmamalı mı acaba????), planlamalar, riskler bir yandan korkutuyor bir yandan da arsız bir haz veriyor...
Güneş tutulmasına 3 kala buraya neler yazacağımı merak ediyorum... ve birçoğu da burada neler okuyacağını...
Tuesday, March 07, 2006
Bir açıklama gerekiyor sanki???
Aşağıdaki yazı bir süreliğine anlamını kaybetmiş durumda!
Hatta bir müddet daha böyle sürerse sayfayı da terk etmek durumunda!!!
Kötü hava şartlarının Burcu'nun blog'unu olumsuz etkilemesi sonucunda blog akışımızda meydana gelen değişikliği bildiriyoruz şimdi...
Monday, March 06, 2006
Heyecanlanma hakkımı kullanıyorum!

Genel olarak "ara mevsim, ara insan, ara renk, ara dönem..." gibi kavramları sevmesek de bu bahar durumu biraz farklı sanki.Bu güneş nasıl birşeyse fazlasıyla gözümün önünde olduğu anlarda kanımda gezinen
birşeyler gıdıklanmaya başlıyor!

Geçen günlerde bulutlara takmıştım kafayı, ben
ekrana bakmak istedikçe onlar camdan "tık tık bak şeklime! Kocaman bir nutella kabı gibiyim ya da yatağının üzerindeki yıldız yastıkla yarışırım" dercesine gözüme gözüme girdiler. Kuşlar da şımardı hemen, bir şen şakraklık ki sorma! 
Hayal kurmaktan hala keyif alıyorum... Gökyüzüne bakıp kanatlanmak hem de aynı zamanda o kocaman mavi derinliğin içinden aşağı gülümsermiş gibi...











