Ey sevgili blog!
Bir zamanlar, hadi söyledim gitti "gençlik dönemlerimde" yazmalara doyamadığım blog.
Şeklini şemalini değiştirip tekrar yazma alıştırmaları yaptığım blog.
Kendi kendime, azıcık filtrelenmiş ruh halleri ve kelimeler ile yazdığım blog.
Beni buradaki kelimeler vesilesi ile güzel insanlarla ve coğrafyalarla buluşturan blog.
Yazmakta ara vermek için türlü bahanaleri ardı ardına kolayca sıraladığım blog.
Kendisini başlangıçta facebook, sonrasında ondan sıkılınca Instagram ile aldattığım blog.
"Tık tık tık"! Kapını tekrar çalsam bir deneme daha içeri alır mısın acep beni?
Ne kadar otururum, yine zengin kalkışı mı yaparım, hiçbir şey olmamış gbi davranabilir miyiz birbirimize karşı emin değilim ama hadi gel barışalım :)
Tekrar fark ettim bana uzun uzun yazmak bazen iyi gelen...
Hadi kaldığımız yerden daha da güzel başlayalım.
Wednesday, August 22, 2018
Monday, February 15, 2016
#ofisdisindahayatvar
Hashtag diye bir kavram girdi hayatımıza. Yazının başlığı da buna dokunur tarzda olsun bari içeriği bambaşka diyarlara kısaca yol alacak olsa da.
İş hayatımın sanırım en yoğun birkaç haftasını geride bıraktıktan sonra fiziksel ve zihinsel olarak toparlanmak adına 2 gün izin kullanmaya karar verdim. Hiçbir program yapmadan, saksıyı İstanbul dışına çıkarmadan, dipten yükselerek gelen tavana boş boş bakma hissiyatı ile. Yok yok tükenmişlik sendromu değil ama biraz park etme ihtiyacı. Yoga matıma geri dönüş, dostlarla keyifli buluşmalar, merak edilen birkaç filmi sinema salonunda izlemenin keyfi (hem de öğle saatlerinde) ve cikletten çıkan birkaç tatlı detay daha.
Programların hepsi çok keyif pek huzur ama normal şartlarda ofiste/işte olmam beklenen saatlerde içinde olduğum anların tadında anarşik bir lezzet seziyorum alttan alttan bana daha da keyif veren :) Şunu fark ediyorum tekrar ve tekrar buna benzer durumlarda, ofislerimizde kalarak dışarıda ve ve hayatta keşfedilecek onlarca deneyimi, öğrenmek, denemek, derinleşmek adına, erteliyoruz... Bu sebeple fırsat buldukca o zaman #ofisdisindahayat var yazdıracak anlara ;)
İş hayatımın sanırım en yoğun birkaç haftasını geride bıraktıktan sonra fiziksel ve zihinsel olarak toparlanmak adına 2 gün izin kullanmaya karar verdim. Hiçbir program yapmadan, saksıyı İstanbul dışına çıkarmadan, dipten yükselerek gelen tavana boş boş bakma hissiyatı ile. Yok yok tükenmişlik sendromu değil ama biraz park etme ihtiyacı. Yoga matıma geri dönüş, dostlarla keyifli buluşmalar, merak edilen birkaç filmi sinema salonunda izlemenin keyfi (hem de öğle saatlerinde) ve cikletten çıkan birkaç tatlı detay daha.
Programların hepsi çok keyif pek huzur ama normal şartlarda ofiste/işte olmam beklenen saatlerde içinde olduğum anların tadında anarşik bir lezzet seziyorum alttan alttan bana daha da keyif veren :) Şunu fark ediyorum tekrar ve tekrar buna benzer durumlarda, ofislerimizde kalarak dışarıda ve ve hayatta keşfedilecek onlarca deneyimi, öğrenmek, denemek, derinleşmek adına, erteliyoruz... Bu sebeple fırsat buldukca o zaman #ofisdisindahayat var yazdıracak anlara ;)
Thursday, July 03, 2014
Ay'da yaşayanları ben biliyordum aslında...
Bir yaz mevsimi. Yaş kaç hatırlamıyorum. Gecenin bir vaktine kadar sokakta saklambaçtan ip atlamaya, dansa
davetten deli doktora (bilmeyenler için ek bilgi: el ele tutuşularak
oluşturulan çemberde eller bırakılmadan kollar altından geçme, saçma sapan
düğüm olma ve cezalı vatandaşın yine elleri birbirinden ayırmadan düğümü çözme
hali) pek çok oyuna bulaşıp çıktığımız akşamlardan birisi. Kadife şortlar pek
revaçta, hani sol bacakta çapraz tenis raketi logosu olanlardan. L.A Gear giymek
sinsi sinsi yayılan bir moda ama bende henüz yok. Yoksa bayılıyorum o yandaki
burgularına. Sokakta tepinip yorulduğun ve susadığın noktada komşu kapısını
çalıp su istemek gayet normal bir hadise. Pek çoğumuzun dizinde dirseğinde
düşmekten, çarpmaktan oluşmuş kabuklar. Olsun çocukluğun şanındandır omuzdaki
rütbedir dert değil nasılsa geçer. Ağaca tırmanma yeteneği olup da ağacın
altında bekleyen halkına erik, kiraz, dut stoğu sağlayabilen varsa biraz daha
kıdemli olabilmektedir. İp atlama esnasında, zıplama olayın ip bel
hizasındayken ya da tek bilekteyken ipe basmadan yapabilen pek bir havalıdır. Ha
bir de akrep ve yelkovanlı kol saatine bakarak saati okuyabiliyorsan büyümeye
bir adım daha yaklaşmış olanlar sınıfına giriverirsin. İşte böyle zamanlar ve
akşamlardan birinde, dolunay ziyareti esnasında arpası fazla gelen at misali
sağdan sola koşturan bendenize der ki yaşça aklı biraz daha ermiş olanlardan
birisi “Bak yukarıdaki Ay'a ve üzerindeki lekelere. İşte orada Japonlar yaşıyor.”
Gözlerinin çekik olmasını, o anda farklı bir gezegende yaşama durumları ile
ilintilendirmeyi hemen tercih ediveriyorum ve de körü körüne inanmasam bile sanki
Japonlar ve benim aramda kalacak bir sırmış gibi düşündükçe mideme kelebekleri,
yüzüme de hınzır bir tebessümü yerleştiriyorum…
Bazı huylar pek değişmiyor. Gerçek olmadığını bilmene rağmen,
aklındaki kek kalıbının şeklini vermek henüz hamur kıvamında bile olmayan
düşüncelere, kişilere, korkulara, sevinçlere işine geliyor…
Nerede kalmıştık? Ballıbaba çiçeğini, çamaşır makinesi
altında kopan düğmelerin düştüğü mini çekmeceyi, paketinden çıkarılmadan darma
duman edilerek yenilan taç krakeri, Pembo’yu Minti’yi, mıknatıslı kalem
kutusunu, leblebi tozunu, külah içinde içinde plastik oyuncak barındıran
kaymağı? Yoksa bunlar da yok muydu ya da sadece ayda yaşayan Japonlar ve benim
aramda bir sır mıydı?
Friday, June 27, 2014
Boarding pass
Çocukken pul, misket, börtü, böcek biriktirenlerden olmadım hiç. Birara renkli peçeteler sonra da çokomel kağıtları ilk amatör koleksiyonerlik hareketleri oldu hayatımdaki. Sonra farklı şehir ve ülkelerde gittiğim müzelerden aldığım kurşun kalemleri biriktirmeye başladım. Son yıllarda farkına varmadan usul usul içine doğru girdiğim yeni bir alan keşfettim: Boarding pass ler. Seyahatlerden sonra çanta ya da cüzdan ceplerimde kalan bu mini kağıtları atmaya elimin gitmediğini fark ettim. Kimisi gidilen destinasyon, bazısı uyandırdığı heyecan, ötekisi hatırlattığı kişi başka birisi de akla getirdiği koku ya da lezzetlerle bir türlü çöpe gidemeyen boarding pass ler. Beni sadece uçak kapısından geçiren değil, sadece kendimle başbaşa, istersem uykuya dalıp gideceğim, istersem yarım kalan kitabımın yaprakları arasında kaybolup dönmeyeceğim ya da pencereden dışarıya uzun uzun bakıp hayallere dalacağım ya da aklımdakileri savuşturacağım saatlere götüren boarding pass ler. Bazen baktığımda neden ve kimle gittiğim konusunda hiçbir ipucu vermeyen, bazen de hiç beklemediğim bir anda, bir mont cebinde ya da cüzdanın en gizli köşesinde sıkışıp kalmış ve bulduğunda da yüzüne çocukça bir tebessüm konduran kağıt ya da demir paralar kadar muzip küçük kağıtçıklar. Daha da çok olunuz hayatımda. Bildiğim ya da bilmediğim maceraların geçiş garantisi olarak ;)
Tuesday, March 11, 2014
Aslında...
Hayat
hiç hesapta olmayanları getirebilirmiş karşımıza.
Sandığımızdan
daha çok korkabilir, tahmin ettiğimizden daha çok aslan kesilebilirmişiz.
Basıldığında
bizi yerimizden zıplatan damarımız aslında sandığımızdan daha da hassasmış.
Belki
de söylenildiği kadar apolitik değilmişiz. Biranda sokakta buluverebilirmişiz
kendimizi.
Tencere
tava mutfak dolabı ve ateş üstü dışında daha işlevsel ve anlamlı olabilirmiş.
Birikenleri
aklımızda tutabilir, aklımızda tuttuklarımızla çimenler üzerinde çadır
yapabilir, o çadırlar içinde
yürekleri
temiz beyinleri aydınlık olanlar siyahla beyaz, kısayla uzun, doğuyla batı,
varlıkla yokluk kadar
zıt
olma durumunda dahi tahinle pekmez kadar en güzel şekilde birbirimize karışabilir
ve daha da lezzetli bir hale gelebilirmişiz.
Kırmızı
sadece bir renk değil, havada savrulan bir elbisenin en cesur, masum ve akıllı
detayı olabilirmiş.
Yaşadığın
şehir bir anda film setine dönebilirmiş sen de içindeki aktör, figüran, set
işçisi ya da makyöz olabilirmişsin.
Seni
koruyacağını düşünüp sığındıkların, maddenin katı, sıvı ve gaz hali şeklinde
eline batan paslı bir iğne olabilirmiş.
Bazılarının
iki kulak deliği arasında hava, kalpleri yerinde içi boş delik bir buz torbası,
dillerinde hücre sayısından fazla yalan olabilirmiş.
Küçükken
anne babanın senin ilk konuşma ve şarkı söyleme anlarını kaydettikleri kasetler
birileri için aslında o kadar masum hatıralar
olmayabilirmiş.
Birgün
gelirmiş ki yaşıtlarının, kardeşin yaşında olanların fotoğrafları bir anda
siyah beyaz olabilirmiş.
Şöyle
uzuuun bir uyku çeksem rüyası birilerinin içinden hızla uyanmak istedikleri bir
kabus olabilirmiş.
Belki
de hayatının sonuna kadar kesişmeyeceğin nefesler için gözlerin dolabilir,
içindeki damlalar yüksekten korkmasına rağmen göz
yuvalarından aşağıya doğru kendini bırakabilirmiş.
Binlerce
insan yitip gidenin yerine evlat, geride kalanın kalbine kan ve ciğerine nefes
olmak için kenetlenebilirmiş.
Ve
Küçük Prens dendiğinde gözümüzün önüne artık gülümseyen bambaşka bir yüz gelebilirmiş…
Sunday, May 05, 2013
Uzun zaman olmus :)
Son yazımın üzerinden 3 ay geçmiş! Üç koca ay içine pek çok seyahat, binlerce km, yeni insanlar, yeni mekanlar, lezzetler, sesler, müzikler, heyecanlar, maceralar, kahkahalar girmiş ve çıkmış. İyi de olmuş. Yeni olaylar ve keşifler yaşanmaya devam ederken birikmeye, geriye dönük (ki bakmamak lazımdır geriye ;) ) cımbızlı seçimlerden en akılda kalan ve hoşa gidenleri yavaş yavaş aktaracağım.
Mardin sevgimi yakın çevrem bilir. Nüfus cüzdanıma gerçek doğum yerim / Mardin yazdırmak isteyecek kadar çok seviyorum Mardin'i. İş vesilesi ile tanıdığım Mardin'de iş dışında da vakit geçirmek pek keyifli kılar beni. Bu sene iş seyahatim sonrasındaki uzatmalı Mardin keyfime bu sene 3 özel dost daha ortak oldular ki iyi de oldu. Yediğimiz, içtiğimiz, gördüğümüz, gezdiğimiz bize kalsın, bundan önce Mardin ile ilgili yazdığım ve 2012 Eylül ayında Brandmail'de yayınlanan seyahat yazımı paylaşayım burada.
Gitmediyseniz umarım heves eder gidersiniz ve dünya gözüyle Mardin'i yaşarsınız...
Keyifli okumalar: http://www.brandmaillive.com/2012/09/sayi_56/mardin.html
Saturday, February 16, 2013
Yoksa Sonunda Festival Heyecanını Yaşayanlardan mı Olmuştuk? !f İstanbul.
Senelerdir merak ederim festival katılmcısı olmak nasil bir duygudur, sabahtan akşama durmaksızın film izlemek, İstiklal Caddesi, Asmalımescit ya da Cihangir civarlarındaki kafelerde film saatini beklemek nasıl bir keyiftir? Çok ciddi bir film izleyicisi olduğumu söyleyemem ama ortamın tadını çıkarmaya ve farklı filmleri görmeye de hayır demem. İşte !f İstanbul Film Festivali geldiğinde böyle bir hissiyat içindeydim. Acaba bu sefer olacak mıydı? Saatine, gününe, yorgunluğa, ertesi günkü sunuma kafayı takmadan festival kalabalığına birkaç günlüğüne de olsa adım atabilecek miydim???
Festival web sitesi açılır açılmaz incelemeler yapıldı ama bilet alınmadı. Sonra Time Out Istanbul'un film önerileri okundu ama yine bilet alınmadı. Ne zaman ki "W.R.E" "hadi" motivasyonu ile olaya dahil oldu işte o anda tık tık biletler alındı ve 15 Şubat Cuma günü heyecanla beklenmeye başlandı. "Woody Allen: A Documentary" ile festivale adımımızı attık.
Pre ve post grip hallerimiz, bitki çaylarımızı yudumlamaya dalıp filme 2 dakika kala oturduğumuz kafeden uçar adımlarla salona geçişimiz ve de en ön sıradaki koltuklarımız ile güzel bir deneyim oldu festivaldeki ilk günümüz.
Film nasıl mıydı? Woody Allen'ın zekasına ve de işlerine biraz dahi ilginiz varsa mutlaka görmeniz gereken bir belgesel kendisi ile ilgili. Belgeseli izledikten sonra asıl isminin aslında ne olduğunu, film dünyasına nasıl adım attığını ve de bilmediğim ne kadar çok filmi olduğunu ve de başka başka pekçok ilgi çekici detayı öğrenme şansım oldu. Şimdi sıra festival sonrasında tüm filmlerini bulup izlemekte.
Bugün iki film daha izleyerek festivale devam. Sevdim ben bu işi :)
Festival web sitesi açılır açılmaz incelemeler yapıldı ama bilet alınmadı. Sonra Time Out Istanbul'un film önerileri okundu ama yine bilet alınmadı. Ne zaman ki "W.R.E" "hadi" motivasyonu ile olaya dahil oldu işte o anda tık tık biletler alındı ve 15 Şubat Cuma günü heyecanla beklenmeye başlandı. "Woody Allen: A Documentary" ile festivale adımımızı attık.
Pre ve post grip hallerimiz, bitki çaylarımızı yudumlamaya dalıp filme 2 dakika kala oturduğumuz kafeden uçar adımlarla salona geçişimiz ve de en ön sıradaki koltuklarımız ile güzel bir deneyim oldu festivaldeki ilk günümüz.
Film nasıl mıydı? Woody Allen'ın zekasına ve de işlerine biraz dahi ilginiz varsa mutlaka görmeniz gereken bir belgesel kendisi ile ilgili. Belgeseli izledikten sonra asıl isminin aslında ne olduğunu, film dünyasına nasıl adım attığını ve de bilmediğim ne kadar çok filmi olduğunu ve de başka başka pekçok ilgi çekici detayı öğrenme şansım oldu. Şimdi sıra festival sonrasında tüm filmlerini bulup izlemekte.
Bugün iki film daha izleyerek festivale devam. Sevdim ben bu işi :)
Sunday, January 27, 2013
Gittik - Gördük - Yedik - İçtik - Yazdık
Karaköy son bir senedir en sevdiğim yerlerden oldu İstanbul'da ev sahipliği yaptığı restoran, kafe ve müzelere yakınlığı ile. Bundan birkaç sene önce gündüz vakti bile yürümeye çekinebileceğimiz cadde ve sokaklarda üstüne üstlük gece, ara, küçük, ıssız demeden dolaşabilmek güzel. Karaköy'de sevdiğim mekanlar ile ilgili yazamadan en son gittiğimi yazıyor olmak diğerlerine haksızlık olacak ama sıra onlara da gelir mutlaka. UNTER, (web sitesine link verdim ama an itibari ile görsel olarak verimli bir site değil) sevimli Karabatak'ın çapraz komşusu. MAC'in sahiplerine ait bir mekan. Gurme edası ile gözlem aktarma çabam olmadığı için denediğim yemeklerin bana lezzetli geldiğini söyleyebilirim. Menü çok kafa karıştırıcı olmasa da bazı yemeklerin porsiyon büyüklüğünü tahmin etmek biraz zor. Genellikle tavukçularda sokak tarafına çevrilmek suretiyle gösterilen tavuk çevirme ünitesi burada içeride bırakılınca, Karaköy'ün diğer mekanlarına göre değişik bir hareket olmuş. Tavuk sevmeyen birisi olarak en çok alkışladığım bir duruma dönüşmedi bu. Mutfak, mekana açılan servis penceresi itibari ile içeride yemek hazırlayanların göğüs hizası seviyesinde karşınızda. Binanın tepesindeki Unter Loft, özel partiler için kiralanabilecekmiş. Tekrar gidilir mi? Olabilir. Neden? Bej, Karaköy Lokantası ya da Maya'da yer bulunamazsa ve de menülerinden birkaç şey daha denemek için.
P.F Chang's son zamanlarda arkadaşlarımın facebook check-in lerini ve instagram fotoğraflarını en çok yoğunlaştırdıkları mekanlardan. Çin yemekleri ile çok haşır neşir olduğumu söyleyemem. Gidilmesi gereken bir durum olduğunda da Dragon oturmuşluğu ve lezzeti ile ilk tercihtir her zaman. Ama madem bukadar tantana koptu, gidip yerinde görmek maksadı ama ondan da önemlisi dostlarla nefis bir akşam için seçtik mekanı. Tıklım tıklım bir restoran karşıladı bizi ve de nefis bir yemek, baharat kokusu. Oldukça aç ve de kalabalık bir grup olduğumuz için garson beyin starter lar konusunda yönlendirmesi pek keyifli oldu. Methini çok duyduğumuz dynamite shrimp gerçekten çok lezzetliydi ve gerisi de buna benzer şekilde gelişti. Burada tek tek yiyiip içtiğimi yazmak zor geldi şuanda :)) Tatlıları abartıldığı kadar değildi bence. Buarada mekanın biraz sıcak olduğunu söyleyebilirim. Kestirmeden bir de fiyat yorumu: Ucuz bir mekan değil. Fine-dining bir mekan olmadığı da tekrar düşünelecek olursa. Tekrar gidilir mi? Evet :)
Sadece yediklerim değil bu haftasonu izlediklerime de sıra gelsin istiyordum ama bir sonraki blog post'a kaldı kendileri göz kapaklarımın "hey biz ağırlaşıyoruz" mesajı ile :)
P.F Chang's son zamanlarda arkadaşlarımın facebook check-in lerini ve instagram fotoğraflarını en çok yoğunlaştırdıkları mekanlardan. Çin yemekleri ile çok haşır neşir olduğumu söyleyemem. Gidilmesi gereken bir durum olduğunda da Dragon oturmuşluğu ve lezzeti ile ilk tercihtir her zaman. Ama madem bukadar tantana koptu, gidip yerinde görmek maksadı ama ondan da önemlisi dostlarla nefis bir akşam için seçtik mekanı. Tıklım tıklım bir restoran karşıladı bizi ve de nefis bir yemek, baharat kokusu. Oldukça aç ve de kalabalık bir grup olduğumuz için garson beyin starter lar konusunda yönlendirmesi pek keyifli oldu. Methini çok duyduğumuz dynamite shrimp gerçekten çok lezzetliydi ve gerisi de buna benzer şekilde gelişti. Burada tek tek yiyiip içtiğimi yazmak zor geldi şuanda :)) Tatlıları abartıldığı kadar değildi bence. Buarada mekanın biraz sıcak olduğunu söyleyebilirim. Kestirmeden bir de fiyat yorumu: Ucuz bir mekan değil. Fine-dining bir mekan olmadığı da tekrar düşünelecek olursa. Tekrar gidilir mi? Evet :)
Sadece yediklerim değil bu haftasonu izlediklerime de sıra gelsin istiyordum ama bir sonraki blog post'a kaldı kendileri göz kapaklarımın "hey biz ağırlaşıyoruz" mesajı ile :)
Sunday, January 20, 2013
Geyik bir pazar :)
Uzun zaman ara vermeden önce bu blogda yazdığım son yazı "Nike Human Race" koşusu olmuş. Toplam 10km olan ve Boğaz Köprüsü'nün de rota üzerinde olduğu bu koşuyla ilgili postuma baktıkça mutlu olurum ve çok güzel bir günü anımsarım. İşte yaklaşık 4,5 sene sonra aktivite olarak bir o kadar güzel bir güne dönüştü bugün Ebru katıldığımız Geyik Koşusu. Belgrad Ormanları'nda 4km ile ilk denemesini yapmış olduğumuz doğa koşusunu çok sevdik ve sonrakileri de ajandalarımıza kaydetmeye karar verdik. Ayakkabı ve taytımı çamurlu daha çok seveceğim hiç aklıma gelmezdi :)
Friday, January 18, 2013
The Notebook
Uzun zamandır beni buraya birşeyler yazmaya, çizmeye ikna eden başka bir film, yazı, görüntü, fotoğraf, ses, koku olmamıştı. Çok sevdiğim birkaç dostumdan duyardım da ertelerdim. Belki erteleme değilmiş bu aslında. Zamanının gelmesini beklemekmiş... İyi de olmuş...
Italik font sevmem, ama bu yazıya sadece bu font yakışırdı sanırım. Bu filmi izlemeden önce çok tesadüfi bir şekilde senelerdir tuttuğum ajandalara bakmak da varmış birşeyler ararken. Kendime ait defterlere, belki seneler sonra başta kendim olmak üzere başka birilerinin de okuyacağı, okuduğunda şaşıracağı, öğreneceği ya da tam tersi hiçbirşey anlamayacağı, kimisinde işin kimisinde de bambaşka hikayelerin ağır bastığı defterlerime...
Özetle ne diyecektim ben? Tamam hatırladım. "The Notebook"... İzleyin ve "what do you want?" sorusunu kendi kendinize bir sorup köşe bucak kaçmadan derinlemesine ya da tam tersi pat diye cevaplamaya çalışın bakalım...
Italik font sevmem, ama bu yazıya sadece bu font yakışırdı sanırım. Bu filmi izlemeden önce çok tesadüfi bir şekilde senelerdir tuttuğum ajandalara bakmak da varmış birşeyler ararken. Kendime ait defterlere, belki seneler sonra başta kendim olmak üzere başka birilerinin de okuyacağı, okuduğunda şaşıracağı, öğreneceği ya da tam tersi hiçbirşey anlamayacağı, kimisinde işin kimisinde de bambaşka hikayelerin ağır bastığı defterlerime...
Özetle ne diyecektim ben? Tamam hatırladım. "The Notebook"... İzleyin ve "what do you want?" sorusunu kendi kendinize bir sorup köşe bucak kaçmadan derinlemesine ya da tam tersi pat diye cevaplamaya çalışın bakalım...
Sunday, July 22, 2012
Tavan Arasındaki Buda
"Kocalarımızı ilk gördüğümüzde onları kesinlikle tanıyamayacağımızı bilmiyorduk. Bize gönderilen fotoğrafların yirmi yıl önce çekildiğini bilmiyorduk. Bize yazılan mektupların kocalarımız değil, mesleği yalan söyleyip gönülleri fethetmek olan, güzel el yazılı kişiler tarafından yazıldığını bilmiyorduk. Suyun ötesinden isimlerimizle bize seslenildiğini ilk duyduğumuzda birimizin eliyle gözlerini kapatıp arkasını döneceğini ama diğerlerimizin başlarımızı öne eğip kimonolarımızın eteğini düzelterek sakin ve ılık güne adım atacağını bilmiyorduk. Burası Amerika, diyecektik kendimize, endişelenmeye gerek yok. Ve yanılmış olacaktık."
Son haftalarda kitap okuma heves ve hızıma katkıda bulunan bir kitap "Tavan Arasındaki Buda". Hikayelerin gerçek tarihe dokunuşu, yaşanmışlıklar, anlatım dili, bireylerin hikayeleri kadar Japon ve Amerikan kültürlerinin çakışmasının kelimeleştiriliş şekli, kitabın sol elinizin içinde biriken sayfalarını hızla artıracak ve bittiğinde de aklınızda kalanlar bir süre daha zihninizi kurcalamaya devam edecek.
Monday, July 16, 2012
Restart'ın anlam ve önemi
Ne diyor IT ya da ISM'deki arkadaşlar onlar icin çok kolay ama bizim için o anda devvvvv gibi bir problem olduğunu düşündüğümüz anlarda? "Bilgisayarını restart et" ya da "Desktop'unu hafiflet, recycle bin'ini boşalt".
Zaman zaman bunu zihinsel ve duygusal olarak yapmak iyidir. Bilgisayarın devrelerinin bile ihtiyaç duyduğu bir işlemi "beynin ve kalbin hücrelerine" uygulamak... Derin bir nefes almak, bıraktığın yerden dinlenmiş bir şekilde başlamak ve de daha hızlı ve enerjik bir şekilde ajandandaki değil "hayallerindeki işlere, konulara" devam etmen için.
Recycle binlerimize ve restart tuşuna tuşuna alıcı gözü ile bakmaya ne dersiniz??? :)
Zaman zaman bunu zihinsel ve duygusal olarak yapmak iyidir. Bilgisayarın devrelerinin bile ihtiyaç duyduğu bir işlemi "beynin ve kalbin hücrelerine" uygulamak... Derin bir nefes almak, bıraktığın yerden dinlenmiş bir şekilde başlamak ve de daha hızlı ve enerjik bir şekilde ajandandaki değil "hayallerindeki işlere, konulara" devam etmen için.
Recycle binlerimize ve restart tuşuna tuşuna alıcı gözü ile bakmaya ne dersiniz??? :)
Sunday, July 15, 2012
Celebrate the Change...
Birkaç hafta önce bir film izledim "The Best Exotic Marigold Hotel". Farklı beklentiler ve motivasyonlar ile Hindistan'a tatile gitmeye karar veren ve birbirini tanımayan 6 kişinin başından geçenleri anlatan bir film. Film güzeldi, yerinde komikti yerinde duygusaldı vs ama aklımda en çok da nedense filmin bitişine doğru söylenen bu söz kaldı: "Celebrate the Change"...
Son olarak 2008 senesinde yazmışım. "Buraya yazmadan" ama aklıma yazarak, fotograflar ile "an"ların görselliğini yakalayarak, seslerini hatırlayarak yüzlerce, binlerce yeni hatıra ve de güzel insan biriktirmişim. Bakalım bundan sonra buraya dijital harfler, filtrelenmiş fotograflar ile hangi "an"ların kelimeleri oturacak :) Dört sene aradan sonra kutlamaya değer bir değişiklik daha işte blog'un tozunu silmeye karar vermek :)
Son olarak 2008 senesinde yazmışım. "Buraya yazmadan" ama aklıma yazarak, fotograflar ile "an"ların görselliğini yakalayarak, seslerini hatırlayarak yüzlerce, binlerce yeni hatıra ve de güzel insan biriktirmişim. Bakalım bundan sonra buraya dijital harfler, filtrelenmiş fotograflar ile hangi "an"ların kelimeleri oturacak :) Dört sene aradan sonra kutlamaya değer bir değişiklik daha işte blog'un tozunu silmeye karar vermek :)
Monday, September 08, 2008
100 mü oldu şimdi!!!
100 ile ilintili konular pek bir havai fişekli konulardır sanki genelde. Bu sayfaya ulaşmadan hemen önceki giriş ekranında 99 diyordu, o halde hoppaaaa 100. yazıyı çıtırdatıyorum burada. Aslında yazma konusunda beni heves ettiren Neslihan oldu facebook ta, Human Race resimlerine bakınca. Ben de blog da yazmalı hakikaten diye yanıtlayıp bir aksiyon almamışken pek de fena olmadı bu süper güzel deneyimi buraya 100 yazı olarak geçirmek :) Secret vari bir kafa yorma sonrası eminim ulvi bir sonuçlara varabilirdim burada.Efendime söyliyim Sarah ile katılmaya karar verip, Sascha ile buluşup, karşı yakadaki bekleme alanında yarışa katılımından haberdar olduğumuz fakat toparlaşma yerinde tesadüfen Birol ile karşılaşıp çıktık bir yola. Önce Sascha'nın getirdiği muzları indirdik mideye, sonra kalabalıktan toto totoya duran kalabalık ile birlikte ısınma hareketleri yaptık. Sonra yarış başladı biz de millet koşma derdine düştüğü için boşalan WC lere attık dakka bir gol bir kendimizi. Köprünün üstünde tehlikeli bir boşaltım sistemi ihtiyacı ile karşılaşmamak adına önemli bir önlemdi bu :) Sonra çığlıklar atara koşmaya başladık. Koşarken, yürürken, foto çekerken birsürü tanıdık görmek çok alemdi. Bu normal miydi yoksa anormal mi bilemedim! 10000 kişi koşarken arada tanıdık olmaması zaten zordu ama Boğaz Köprüsünün tepesinde hem de koşarken birileri ile karşılaşmak biraz tartışılabilirdi!!! Velhasıl, biz koştuk, coşkulu kalabalık alkışladı, bizden daha hızlı koşan yaşlıları ya da tombikleri görüp daha da gaza geldik, suları havaya fırlattık altında ıslandık, koştuk, koştuk, koştuk... Kuruçeşme Arena önünde bir pazar akşamı koşuyu tamamlayan topluluğun çoğunun yaptığı gibi bomboş yolun üzerinde yere oturuverdik muhteşem bir deneyim yaşamış olmanın keyfi ile.
Herkese duyurulur! Mutlaka katılın. Çok keyif alacaksınız. Tabi ancak seneye :)
Saturday, August 30, 2008
Özetle ve ...
Sevgili blog,
Facebook tan bu yana seninle aramız daha da açıldı. Ama ilk açılma, iş, güç ve okul üçüzlerinin fazla ilgi ihtiyacı içine girmeleri ile başlamıştı aslında... Türlü duygu sömürüleriyle org aldırıp bir ay sonra yüzüne bakmamak ya da "evde pilates yupppiii" diyip o koca henüz şişmemiş topun akıbetini bile hatırlamamak tadına gelmedin henüz.
Tabi ki onlarca yazacak şey, gösterecek fotoğraf var ama hepsini toparlamak ve burada aktarmak kolay olmayacak. Okunması gereken kitaplara ilgi gösterme aralarında hızlıca birer foto ile post-it yapıştırmaca oynayacağız bir müddet... Vaktim olsaydı ballandıra ballandıra anlatacağım şeylerden bazıları; bolca evlilik, nadiren bebek, bir sürü konser, seyahatler, enfes lezzetler, alternatif mekan keşifleri, yeni yüzler, isimler ama bu gece itibariyle en çok yarın bu saatlerde yorgunlugunu yaşayacağım Nike Human Race olurdu sanırım...
Ya daaaaa Eylul'un son gunleri itibariyle harika bir seyahat yazısı... Ben de bilmiyorum şimdilik :)
Facebook tan bu yana seninle aramız daha da açıldı. Ama ilk açılma, iş, güç ve okul üçüzlerinin fazla ilgi ihtiyacı içine girmeleri ile başlamıştı aslında... Türlü duygu sömürüleriyle org aldırıp bir ay sonra yüzüne bakmamak ya da "evde pilates yupppiii" diyip o koca henüz şişmemiş topun akıbetini bile hatırlamamak tadına gelmedin henüz.
Tabi ki onlarca yazacak şey, gösterecek fotoğraf var ama hepsini toparlamak ve burada aktarmak kolay olmayacak. Okunması gereken kitaplara ilgi gösterme aralarında hızlıca birer foto ile post-it yapıştırmaca oynayacağız bir müddet... Vaktim olsaydı ballandıra ballandıra anlatacağım şeylerden bazıları; bolca evlilik, nadiren bebek, bir sürü konser, seyahatler, enfes lezzetler, alternatif mekan keşifleri, yeni yüzler, isimler ama bu gece itibariyle en çok yarın bu saatlerde yorgunlugunu yaşayacağım Nike Human Race olurdu sanırım...
Ya daaaaa Eylul'un son gunleri itibariyle harika bir seyahat yazısı... Ben de bilmiyorum şimdilik :)
Sunday, May 25, 2008
7 büyük bir sayıdır!
7 ay olmuş yazmayalı. Aklımda biriktirdiğim, çok yazmak isteyip ama üşendiğim bir sürü hikaye var aklımda, gerçek ya da uydurma. Şifremi unutmuş olabilir miyim diye düşündüm ama kolayca geldi aklıma onlarca giriş ismi ve şifre yığını arasından... Belki görev gibi uğramadığım bir yer olduğu için, sevdiğim için...
Bu sayfaya bakan var mı hiçbir fikrim yok artık. Dur bakalım, facebook'tan promosyon yapmadan biraz bekleyelim bakalım :)
Haziran ortası itibariyle daha bir haşır neşir olacağım sayfamla. Aç bak aynı yazıyı gör sıkılmıştım! Hem bir başlangıç yapmak hem de eski yazıyı altlara kaydırmak için pek de anlamlı olmadığını bildiğim bir post bırakalım bakalııııım.
Bu sayfaya bakan var mı hiçbir fikrim yok artık. Dur bakalım, facebook'tan promosyon yapmadan biraz bekleyelim bakalım :)
Haziran ortası itibariyle daha bir haşır neşir olacağım sayfamla. Aç bak aynı yazıyı gör sıkılmıştım! Hem bir başlangıç yapmak hem de eski yazıyı altlara kaydırmak için pek de anlamlı olmadığını bildiğim bir post bırakalım bakalııııım.
Sunday, October 21, 2007
ÇOK KIZGINIM!
Kimilerimiz muhtelif gece mekanlarında arkadaşlarımızla keyifli cumartesi programlarında, kimilerimiz sinema sonrası eve dönüş yolunda, kimilerimiz evde dvd ya da kitap keyfi sonrası battaniye altındaymış "onlar" köprüyü geçmeye çalışırken, yani üstlerine mermiler yağmadan birkaç dakika önce...
Kimilerimiz pazar kahvaltısı yollarında, markette kahvaltılık alışverişinde ya da gazete bayi önündeymiş "onların" varlıkları yükselirken ve "burada bıraktıkları diğer yarılarının" canları çok yanarken...
16 gencecik Türk askerini öldürmüş bu dünyaya, insanlığa ait olmayan yaratıklar!!! 17 yaralı, 10 kayıp... Kardeşim yaşında herbiri... Savaşta mıyız??? Neler oluyor!!!! Çocukluğumdan beri belirli dağ ya da ova isimleri neden aklımda kalıyor coğrafya dersi dışında!!!
Büyük orman yangınlarının olduğu sene Çanakkale'ye gitmiştik. O koca yangınların şehitliklere nasıl yanaşamadığını görüp çok şaşırmıştım. Şehitlerin mezar taşları üzerindeki yaşların 14-15'lere indiğini görünce ne hissedeceğimi bilememiştim... Şimdi yine birşeyleri bilemiyorum, aklımı erdiremiyorum!!! NE-LER O-LU-YOR???????
Şuanda saat 13:00, Washington'ı arayamıyoruz bu saat itibariyle, çünkü uyuyorlar! Uyanık olmalarının gerekliliğini anlamıyorum! Kırmızı hatlar, diplomasi trafikleri, terör zirveleri, soğukkanlı yaklaşımlar... Siyaset Bilimi okurken bana öğretilen, dünyayı gözlemlerken daha da çok haşır neşir olduğum bu kavramlara hiç inanmıyorum artık! Karşımıza aldığımız mahlukatlara bak! Sınırımızdan içeri girip, canımızı yakıp geri geldikleri medeniyetsizliğe ve zavallılıklarına kaçıyorlar! Let's consider the issue in terms of diplomacy!! Höööö! O ne??? Sen elde kalan mermi sayısından, inlerdeki erzak stoğundan bahset hele!!!! Biz hala ülkemizi ve askerlerimizi korumak için onlarca yüksek medeniyet seviyesine ulaşmış (!) ülkeden onay bekleyelim... Dost mu düşman mı bilemeden hem de...
Dua ediyorum tüm kalbimle... Türk, Tatar, Çerkez, Abaza, Laz ya da Kürt tüm askerlerimiz için dua ediyorum...
Kimilerimiz pazar kahvaltısı yollarında, markette kahvaltılık alışverişinde ya da gazete bayi önündeymiş "onların" varlıkları yükselirken ve "burada bıraktıkları diğer yarılarının" canları çok yanarken...
16 gencecik Türk askerini öldürmüş bu dünyaya, insanlığa ait olmayan yaratıklar!!! 17 yaralı, 10 kayıp... Kardeşim yaşında herbiri... Savaşta mıyız??? Neler oluyor!!!! Çocukluğumdan beri belirli dağ ya da ova isimleri neden aklımda kalıyor coğrafya dersi dışında!!!
Büyük orman yangınlarının olduğu sene Çanakkale'ye gitmiştik. O koca yangınların şehitliklere nasıl yanaşamadığını görüp çok şaşırmıştım. Şehitlerin mezar taşları üzerindeki yaşların 14-15'lere indiğini görünce ne hissedeceğimi bilememiştim... Şimdi yine birşeyleri bilemiyorum, aklımı erdiremiyorum!!! NE-LER O-LU-YOR???????
Şuanda saat 13:00, Washington'ı arayamıyoruz bu saat itibariyle, çünkü uyuyorlar! Uyanık olmalarının gerekliliğini anlamıyorum! Kırmızı hatlar, diplomasi trafikleri, terör zirveleri, soğukkanlı yaklaşımlar... Siyaset Bilimi okurken bana öğretilen, dünyayı gözlemlerken daha da çok haşır neşir olduğum bu kavramlara hiç inanmıyorum artık! Karşımıza aldığımız mahlukatlara bak! Sınırımızdan içeri girip, canımızı yakıp geri geldikleri medeniyetsizliğe ve zavallılıklarına kaçıyorlar! Let's consider the issue in terms of diplomacy!! Höööö! O ne??? Sen elde kalan mermi sayısından, inlerdeki erzak stoğundan bahset hele!!!! Biz hala ülkemizi ve askerlerimizi korumak için onlarca yüksek medeniyet seviyesine ulaşmış (!) ülkeden onay bekleyelim... Dost mu düşman mı bilemeden hem de...
Dua ediyorum tüm kalbimle... Türk, Tatar, Çerkez, Abaza, Laz ya da Kürt tüm askerlerimiz için dua ediyorum...
Wednesday, October 10, 2007
Bir toparlarsak şayet…
- Susan Miller: Bilmeyen varsa hala keyifle öğretilir. Her ayın 1’i akşama doğru mutlaka bakıyoruz ve içinde bulunduğumuz ay bizi neler bekliyor bunu öğreniyoruz ha haa :) Şaşırtacak kadar iyi biliyor :) Özetlemektense gir ve bak hemen şu link’e: http://www.susanmiller.com/
- İstinyepark: Ferah ferah gezmek için keyifli. Değişik bir iki restoran görmek iyi oldu sonunda. AFM gayet cici G-MALLcum Kanyoncum, sinemada
sosyalleşme olayında yeni bir rakibiniz var sanırım. FYI :) Bir de aklımda kalan en eğlenceli görüntülerden biri mall'un içinde ördek yavrusu gibi ardı sıra gezinen yuva çocuklarıydı :) Öğretmenleri ne anlatıyordu acaba??? "Bakın çocuklar burası Armani, hemen sağınızda ise Zegna ve Chanel. Burası da biraz daha büyüyünce spordan ziyade sosyal kelebeklik adına uçup konacağınız Hillside, ama şuanda kapalı. Attaaaaa gitmişler de ondan!!! - Turkcell Reklamları: Şu Turkcell bebelerinden sıkılmıştım artık. Ama bu en son futbol milli takımı için yaptıkları reklam hoşuma gitti. Lady d’Arbanville üzerine Yaşar’dan Türkçe sözler, milli birlik, beraberlik, kırmızı, beyaz, taraftar, yaşaaa, varollllll, gooollll!!!
- Bıçak Sırtı: Pek dizi insanı değilim açıkçası. Örnek verecek olursak: Çemberimde Gül Oya’yı, yanımda yapılan sohbetlere yabancı kaldığım ve hiçbir fikrimin olmadığı konular ve karakterler hakkında sorular sorarak ateşli dizi sohbetlerinin üzerine kar yağdırdığım için elime tutuşturulan dvd ler sonunda bir haftada izleyerek öğrenmiştim. Ama bu Bıçak Sırtı son zamanlarda pek bir keyifle izlediğim dizi oldu. Senaristlerinden biri Bilgi’den arkadaşım olduğu için merak ettim önce açıkçası ama galiba artık ben bu diziyi izliyorum :)
- Todori: Bu mekanı keşfettim sonunda. Eylem öncü birlik oldu tabi. Burayı da sevdim. Arnavut ciğeri enfes. Görevli beylerin üzerimizdeki kıyafetlerin renklerine göre şal uydurma çalışmaları ise ayrı bir sempatik oldu :)
- Santral İstanbul: Tarihi santral, bienal eserleri, Otto ilginizi çekmiyor olabilir
ama boş bulanın üstüne atlayıp sürmeye
başladığı bir örnek 50 adet bisikletten biri sizi biraz geçmişe götürebilir. Zira ben kaç senedir bisiklete binmediğimi hatırlamıyordum bile. Ama cumartesi günü pişmiş kelle gibi sırıtarak tur attım okulda :) - Goya’s Ghosts: Son zamanlarda izlediğim en hoş filmlerden biri. Tam da dvd alıp eve çöreklenme günleri yaklaşırken aklınızda olsun :) http://www.youtube.com/watch?v=e7sxnuVH8bk
- Tarçınlı Kahve: Londra’da yaşayan arkadaşım Serra ile feysbuk’tan birbirimizi keşfetmenin mutluluğunu yaşarken ondan kaptığım bir tarif oldu. Tarçın kokusunu sevenler için...
Tuesday, September 11, 2007
feysbuk ve aşureli dondurmayı paylaşma telaşı!
Malum bu aralar herkesler facebook keşiflerinde... Yonja'nın pabucu damaaaa... Senelerdir görmediğimiz arkadaşlarımızı burada didikliyor, hali hazırda hayatımızda olanlarla da burada tekrar arkadaş oluyoruz! Eski sevgililerin isimlerini "search ediyor", sayfalarındaki isimlerden acaba hangisi ile arasında birşeyler olabileceği konusunda kafa yoruyoruz. Günün içkisi çilekli punch'tan gönderiyor, meme kanserine ya da AKP ye karşı sanal ayaklanma hareketleri yaratmaya çalışıyoruz... Bir de arkadaşları çok gösterme derdi varki bu en şapşalcası :) Zerre iletişimi olmayan insanlar birbirlerini "invite ve add ediyor" hatta abartıp sayfasında belirdiği kişinin diğer arkadaşları tarafından beğenilme ümidi taşıyor ha ha :)) Ufff adama bak 98 tane arkadaşı olmuş, aman da aman kimleri dürtsem de arkadaş listeme eklesem... Bakalım önümüzdeki günlerde bizleri feysbuk ta neler bekliyor???
Ben bu inek meselesinden sıkılıyorum başından beri. Eski çalıştığım yerde bunlarla ilgili bir toplantı yapmıştık. Toplantıdan anektodlar:
"Tek inek 7500 USD olmakla birlikte sürü alırsanız daha ucuza geliyor!!!" ha ha :). Toplantı sırasında çok creative örnekler gösterilmişti bundan önceki senelerde diğer ülkelerde yapılanlardan. İstanbul dakiler hiç de o tadı vermiyor. Bir de bu inekcağızların başına gelenler var ki sormayın!!! En bahtsızlarından beri Bonus ineğiydi bence. Zavallıyı önce feci bir yere koydular, Niş'in karşı köşesi, Nişantaşı'nın da merkezi yerlerinden birisi ama geceleri çöp koyulan bir yer!!! Karizma buradan gitti zaten! Bir de üzerindeki minik inekçikleri yolmaya başladılar mı teker teker!!! Vallahi birgün yolunmuş bir inek Maçka'dan eve doğru yürüken bir ağaç dibinde karşıma çıktı, acıdım :( Şimdi aynı inek Kanyon'da ve cam bir kafesin içinde!!! Aman bağışlar biran önce toplansın da işin iyice rezili çıkadan şu inekler ortadan kalksın :)
Ramazan geliyor... Annemlerin hep söylediği "biz küçükken yazlara denk gelirdi ramazan, susuzluktan bayılırdık" tadına yaklaşan bir şekilde hem de! Oruç tutan, tutmayan herkes hazırlıklarda. Sanki savaş çıkacakmışcasına dev kutularda satılan erzaklar, güllaç yaprakları ve üstlerinde gülsuyu şişeleri, carte d'or un kuantum fiziği formüllerine dayanarak ürettiğine inandığım Türk damak tadına uygun aşureli, kadayıflı dondurmaları (buarada dondurmayı mundar etmeden aynen reklamlardaki gibi kabından dilim şeklinde çıkarabilen var mı??), paylaşım mesajlı reklamlar... En çok da bunlardan sıkıldım. İftar sofrasına gelen kola, kapağı cebine koyan çocuk, mutlu pide kuyrukları (iftar saatine yakın herkesin birbirinin üstüne atlamaya hazır olduğunu birazcık unutuyorlar galiba bunları çekerken), sucuk reklamları...
Yazının anafikri: 3 başlığın içeriğinin kesişim kümesi. Hadi bakalım!
Ben bu inek meselesinden sıkılıyorum başından beri. Eski çalıştığım yerde bunlarla ilgili bir toplantı yapmıştık. Toplantıdan anektodlar:
"Tek inek 7500 USD olmakla birlikte sürü alırsanız daha ucuza geliyor!!!" ha ha :). Toplantı sırasında çok creative örnekler gösterilmişti bundan önceki senelerde diğer ülkelerde yapılanlardan. İstanbul dakiler hiç de o tadı vermiyor. Bir de bu inekcağızların başına gelenler var ki sormayın!!! En bahtsızlarından beri Bonus ineğiydi bence. Zavallıyı önce feci bir yere koydular, Niş'in karşı köşesi, Nişantaşı'nın da merkezi yerlerinden birisi ama geceleri çöp koyulan bir yer!!! Karizma buradan gitti zaten! Bir de üzerindeki minik inekçikleri yolmaya başladılar mı teker teker!!! Vallahi birgün yolunmuş bir inek Maçka'dan eve doğru yürüken bir ağaç dibinde karşıma çıktı, acıdım :( Şimdi aynı inek Kanyon'da ve cam bir kafesin içinde!!! Aman bağışlar biran önce toplansın da işin iyice rezili çıkadan şu inekler ortadan kalksın :)
Ramazan geliyor... Annemlerin hep söylediği "biz küçükken yazlara denk gelirdi ramazan, susuzluktan bayılırdık" tadına yaklaşan bir şekilde hem de! Oruç tutan, tutmayan herkes hazırlıklarda. Sanki savaş çıkacakmışcasına dev kutularda satılan erzaklar, güllaç yaprakları ve üstlerinde gülsuyu şişeleri, carte d'or un kuantum fiziği formüllerine dayanarak ürettiğine inandığım Türk damak tadına uygun aşureli, kadayıflı dondurmaları (buarada dondurmayı mundar etmeden aynen reklamlardaki gibi kabından dilim şeklinde çıkarabilen var mı??), paylaşım mesajlı reklamlar... En çok da bunlardan sıkıldım. İftar sofrasına gelen kola, kapağı cebine koyan çocuk, mutlu pide kuyrukları (iftar saatine yakın herkesin birbirinin üstüne atlamaya hazır olduğunu birazcık unutuyorlar galiba bunları çekerken), sucuk reklamları...
Yazının anafikri: 3 başlığın içeriğinin kesişim kümesi. Hadi bakalım!
Labels:
bonus,
carte d'or aşureli dondurma,
facebook,
ramazan
Thursday, August 16, 2007
çekmecedeki tren bileti...
8 sene önce bugün 18 yaşındaydım...
8 sene önce bugün anne ve babaya söylemeden gece treni ile İstanbul'dan Eskişehir'e gitme heyecanı içinde...
8 sene önce onlar beni uyur bilirken ben sabaha karşı bilmediğim bir sebepten, iki tepe arasında durmak zorunda kalan trenin içinde bilmediğim yüzlerce insanla birlikte...
8 sene önce sabaha karşı kuzenim karşıladı beni istasyonda bu macerayı bilen tek kişi olarak ve 4 saat kadar banklar üzerinde uyuklayarak...
8 sene önce sabah sokaklarda hiç görmediğim kadar çok pijama ve ev terlikli insan gördüm, önce güldüm...
8 sene önce sabah televizyonu ilk açtığımda karşımda sanki "Filistin'den bildiren" bir spiker gördüm, tam arkasında liseden tanıdığım bir çocuk atlet şort ve hepsinin arkasında tanıdığımı inkar etmek istediğim o caddeyi gördüm...
8 sene önce bugün babam bize ulaşamadı telefonla, biz de ona... Sonra 8 sene öncesi için extra teknolojik bir aygıt aracılığa ile konuştuk birbirimizle... Askerler kullanırmış bunu "savaş zamanında"...
8 sene önce ama bundan birkaç gün sonra babama sarıldığımda çok ağladım... Belki onun bu kadar ağladığını gördüğüme ağladım...
8 sene önce bugün iki ay kadar sonra Adapazarı'na gelmemize izin verdi babam...
8 sene önce bugün hayatımdaki en büyük "öncesi" ve "sonrası" karşılaştırmasına maruz kaldım.
Hafıza kaybı gibi, bitmek tükenmek bilmeyen "eksik parçayı bulma" oyunu gibi ya da sayılar üzerindeki noktaları takip edip çizgileri birleştirdiğinde karşına hep eksik hep devrik çıkacak şekilleri oluşturmak gibi...
Dalga dalga olan anacaddelerin, havalanan kocaman apartmanların, kavanozun içindeki ateş böceği misali o anda evine haps olup oradan oraya savrulan insanların, her gece korunmak ve sığınmak için girdiği evinin altında kalıp da eksilenlerin, x yardımı y kuyruğu, mide bulandırıcı fırsattan istifadecilerin hikayeleri...
Bildiklerim 3'e ayrıldı: "Adapazarı'nı Seviyorum ve Terk Etmiyorum" stickerlarını arabalarına yapıştırıp şehirde kalanlar, bu sticker'ı akıllarına ve yüreklerine takıp ayrılmak zorunda kalanlar ve bir de... Bale gösterisi resminde arkamda duran Esra, ortaokulda okuldan kaçıp evine gittiğimiz Nazlı, lisedeki İngilizce öğretmenim... Cümleler ağırlaştı, satırlar bir alt satıra sarkmaya başladı...
Adapazarı eskisine inat çok daha güzel bir şehir... Rengarenk, iki katlı, bahçeli evler... Daha da güzel olacak eminim... Umarım bu olayın akıllarda ve yüreklerde bıraktığı iz hergeçen gün azalacak ve ben de sadece "17 Ağustos" tarihli tren biletimi sakladığım yerden çıkarınca hatırlayacağım...
http://www.milliyet.com.tr/ozel/sergi/galerideprem/index.html
8 sene önce bugün anne ve babaya söylemeden gece treni ile İstanbul'dan Eskişehir'e gitme heyecanı içinde...
8 sene önce onlar beni uyur bilirken ben sabaha karşı bilmediğim bir sebepten, iki tepe arasında durmak zorunda kalan trenin içinde bilmediğim yüzlerce insanla birlikte...
8 sene önce sabaha karşı kuzenim karşıladı beni istasyonda bu macerayı bilen tek kişi olarak ve 4 saat kadar banklar üzerinde uyuklayarak...
8 sene önce sabah sokaklarda hiç görmediğim kadar çok pijama ve ev terlikli insan gördüm, önce güldüm...
8 sene önce sabah televizyonu ilk açtığımda karşımda sanki "Filistin'den bildiren" bir spiker gördüm, tam arkasında liseden tanıdığım bir çocuk atlet şort ve hepsinin arkasında tanıdığımı inkar etmek istediğim o caddeyi gördüm...
8 sene önce bugün babam bize ulaşamadı telefonla, biz de ona... Sonra 8 sene öncesi için extra teknolojik bir aygıt aracılığa ile konuştuk birbirimizle... Askerler kullanırmış bunu "savaş zamanında"...
8 sene önce ama bundan birkaç gün sonra babama sarıldığımda çok ağladım... Belki onun bu kadar ağladığını gördüğüme ağladım...
8 sene önce bugün iki ay kadar sonra Adapazarı'na gelmemize izin verdi babam...
8 sene önce bugün hayatımdaki en büyük "öncesi" ve "sonrası" karşılaştırmasına maruz kaldım.
Hafıza kaybı gibi, bitmek tükenmek bilmeyen "eksik parçayı bulma" oyunu gibi ya da sayılar üzerindeki noktaları takip edip çizgileri birleştirdiğinde karşına hep eksik hep devrik çıkacak şekilleri oluşturmak gibi...
Dalga dalga olan anacaddelerin, havalanan kocaman apartmanların, kavanozun içindeki ateş böceği misali o anda evine haps olup oradan oraya savrulan insanların, her gece korunmak ve sığınmak için girdiği evinin altında kalıp da eksilenlerin, x yardımı y kuyruğu, mide bulandırıcı fırsattan istifadecilerin hikayeleri...
Bildiklerim 3'e ayrıldı: "Adapazarı'nı Seviyorum ve Terk Etmiyorum" stickerlarını arabalarına yapıştırıp şehirde kalanlar, bu sticker'ı akıllarına ve yüreklerine takıp ayrılmak zorunda kalanlar ve bir de... Bale gösterisi resminde arkamda duran Esra, ortaokulda okuldan kaçıp evine gittiğimiz Nazlı, lisedeki İngilizce öğretmenim... Cümleler ağırlaştı, satırlar bir alt satıra sarkmaya başladı...
Adapazarı eskisine inat çok daha güzel bir şehir... Rengarenk, iki katlı, bahçeli evler... Daha da güzel olacak eminim... Umarım bu olayın akıllarda ve yüreklerde bıraktığı iz hergeçen gün azalacak ve ben de sadece "17 Ağustos" tarihli tren biletimi sakladığım yerden çıkarınca hatırlayacağım...
http://www.milliyet.com.tr/ozel/sergi/galerideprem/index.html
Subscribe to:
Posts (Atom)







